Turistten daha turistiz, ama kendi memleketimizdeyiz.
Turistten daha turistiz, ama kendi memleketimizdeyiz.

Kahvaltıda iki zeytin daha fazla yedim diye bir gaz oturdu mideme; sanırsın bütün boğazın egzozu dumanı içime kaçtı. Bindik arabaya. Ben kullanıyorum. Bir kaçmak ki İstanbul'dan, sanki askerlikten kaçıyorum.  Arabada üç kişiyiz. Yanımda oturan ünlü yönetmen Onur Ünlü.  Arkada oturan yeni tanıdığım İsmail İçen. O zamanlar yeni tanımıştım, şimdi ciğerini biliyorum. O da ünlü, ama bizim aramızda. Gidiyoruz. Akhisar'a. Onur'un çocukluğunun geçtiği yere. Film çekeceğiz. Adı ‘Sen Aydınlatırsın Geceyi'. Öyle böyle bir hikaye değil. Daha başlamadan filme, o teklif sahnesini düşünüyorum. Cemal kusarak evlenme teklifi yapıyor ya hani kıza. Bakıcaz diyorum. O sahne önemli. Hayvani bi romantizmi var. Kemoterapi uykularından birinde görmüş Onur sahneyi. Hakikaten rüya gibi. Yıldız Tilbe Cd'si koyduk Cd çalara. Nedense çok seviyoruz Yıldız Tilbe'yi. Dürüst geliyo bize kadın. Dürüst ve net. Kadının olayı bu. Net olan şeye hasretiz ya şu son zamanlarda. "Vazgeçtim" diyosa vardır bi bildiği, hakikaten vazgeçmese yana yana, neden desin ki böyle bişey durumu oluşmuş bi şekilde. "Git" dese bana, bi anda mesela. Nereye diye sormadan gidermişim gibi hissediyorum. İnanıyorum Yıldız Tilbe'ye. Neyse arabalı vapura bindik.  Çay içmeye çıktık yukarı. Denize bakıp çayımızı içiyoruz. Martılar falan. Kuru bi simit kemiriyo Onur. Bi parçasını bana veriyor. Bi senaryoya başladım, diyor, "Cehennem ateşinde yanarak sevişen iki sevgilinin hikayesi" Adı ‘Sevmek Seni' İyice çıldırdı diyorum içimden. Sonra vapur yanaşana kadar hikayeyi anlatıyor. Dört çay daha içmişiz.

Susurluk civarlarında annem aradı. "Gittiniz mi oğlum?" dedi. "Nereye anne?" dedim. "Film çekmicek misiniz oğlum?" dedi. "Evet anne daha yeni çıktık yola, var daha" dedim. "Başlamadınız mı daha?" dedi. "E yoldayız anne" dedim. Annem bu film işine ısınamadı bi türlü. Bir günde çekilen ve ertesi gün izlenen bişey sanıyo haklı olarak. Ben de öyle sanıyodum. İlkokulun ilk günü bitip eve dönünce "Ohh" dedim, "O kadar da zor diilmiş bu okul" Sanıyorum ki bitti. Yazık. Ertesi gün annem kaldırdı okula yollamak için, anlayamadım. "Nasıl?" dedim? E dün gittim ya. Ohoo ben ne bilim daha yirmi sene var okulun bitmesine. Ağlaya ağlaya gittim okula. Bu film boku da bilmeyen herkeste aynı etkiyi yaratıyo bence. "Nasıl olur lan? Bir saat bişey lan bu, iki ay uğraşılır mı buna!" Annem de aynı. Anlatamıyorum. Bir ay burdayız deyince ‘Vuuu' dedi. "Prova yapıyoruz" diyorum mesela anneme, tiyatro yaparken. Ezber yapıyoruz sanıyo, "Gel evde yap provanı" diyo. Böyle böyle anlaşmaya başladık annemle bi şekil. Dizinin tanıtımları dönerken annem aradı yine, "Dizinin reklamlarını izledim oğlum, hep belin açılmış" dedi. "Beğendin mi anne?" dedim. "Güzel de, belini ört" dedi. Yirmi senedir ayrı yaşıyorum. Setten eve dönerken arayıp "Geç mi geleceksin?" diyo hâlâ. Yaşlılıktan değil onunki, bağlılıktan, kendi evime gittiğimi biliyo yoksa...

Otelin önünde durduk. Tütün Otel diye bi yer. Onur'la biz üçüncü katta kalıyoruz, İsmail ikinci katta. Ölüyoruz açlıktan. Akhisar'ın köftesi meşhur. İkişer porsiyon parçaladık. Sigaralar yandı. Canım nasıl bira istiyor belli değil. Akhisar'da meyhaneler gündüz kapalı. Biz de poşetledik kuruyemişçiden altı şişe, bira içerek saçlarımızı kestiriyoruz. Onur, "Bırak" dedi berbere, "Bıyıklar kalsın." Berber sahnelerini çekeceğimiz yer aynı zamanda orası. Gerçek mekandayız. Cemal'in bileklerini kestiği berberde, Cemal'i yaratmaya çalışıyorum. Ben de "Bırak" dedim berbere, "Bıyıklar kalsın." Cemal'i hiç bıyıklı düşünmemiştim, şimdi bıyıklarından ince ince biramı süzüyorum...

Ertesi gün, Onur mekan bakmaya gitti. Biz de İsmail'le Akhisar çarşısını dolaşmaya çıktık. Tenekeciler Çarşısı gibi bi yerdeyiz, bakınıyoruz sağa sola. Turistten daha turistiz, ama kendi memleketimizdeyiz. Tenekelerin arasında Mekap marka kahvemsi ayakkabılar geliyo birden önüme. Tenekecinin birinin tezgahında duruyorlar. İsmail benden önce davranıyo. "Oğlum bu lan" diyo, "Cemal'in ayakkabıları, bunları giy." İki kuruş paraya alıyoruz ayakkabıları. İçimize sindi ayakkabılar. Çıkardım botları, taktım Mekap'ları. Geziyorum Akhisar'ı, ayağımda Cemal'in ayakkapları.

 

Ben askerliğimi Güneydoğu'da yaptım. Van'ın bittiği, Hakkari yolunun başladığı yerde. Bu ayakkabıları ordan tanıyorum. Kötü bir şöhreti olmuş çocukluğumuzdan bu tarafa. Orda daha iyi anlıyor insan bunu. Askerlikten aklımda kalan birkaç şeyden biri bu ayakkabı. Diğeri, hiç unutamadığım ismi lazım değil bir başçavuş. Sessizce işini yapan ve kışlanın uzak bahçesinde yuvalanmış sokak köpeklerini gizli gizli besleyen bir adam bu. Yıllardır burada görev yapmış, o köpekleri elleriyle büyütmüş, hepsine isim takmış bir astsubay. Köpeklerinin hepsinin isimleri var ve köpekler bu isimleri biliyorlar. Biz de biliyoruz isimlerini. Bir, iki, üç, dört, beş, altı. İsimleri bunlar, yazıyla ve hepsi de ismine hakim. Fakat dört numara hamile. Kısa bi zaman sonra doğuruyor. Yedi ve sekiz de dahil oluyor çeteye. Onlarla sütlü mamalı ilgileniyor başçavuş. Geceleri bir tek yavrular havlıyor. Askeriyeyi bilmiyorlar henüz. Albay rahatsız çünkü köpeklerden. İstemiyor kışlada. Ve günün birinde, paşanın geleceğinin tuttuğu karlı bir günde, emir çıkarıyor: "Köpekler itlaf edilecek" Başçavuşunu çağırıyor yanına, ismi lazım olmayan başçavuşu, köpeklerin babasını yani. Bu işi o yapacak. "Kaderini sikeyim senin komutanım" diyor bütün kışla. Ama esası bu mevzunun. Elinde tüfekle gidiyor köpeklerin yanına başçavuş. Tek tek elleriyle büyüttüğü köpekleri, gözlerini bile kırpmadan altı atışla telef ediyor. Köpekler onu görünce ona doğru koşuyorlar çünkü. Her seferinde. albay bunun için onu görevlendirdi. Kısa ve acısız. Gözlerini kırpmadı başçavuş, çünkü kırpsa ağlayacaktı. Ağlayamazdı, çünkü albay yanındaydı. Biz ağladık onun yerine. Esas duruşta sümüklerimiz aka aka ağladık. Başçavuş, elindeki kağıda tutanak yazdı: "Kışladaki askerlerin sağlığını tehdit eden köpekler itlaf edilmiştir." Sonra köpek sayısını yazdı. 6. Albay düzelttirdi, "Yazıyla yaz" dedi. Başçavuş durdu. Bir nefes aldı. Ve bütün hepsinin adını yazdı, tek tek. Bir, iki, üç, dört, beş, altı. Neden altı rakamın hepsini kağıda yazdığını sormadı albay. Farketmedi belki de. Çocuklarının adını kağıda yazarken biraz elleri titredi başçavuşun, ama asla belli etmedi. Tekmilini verdi. Dağıldık. Yedi ve sekiz, çöp tenekelerinin arkasında uyuyorlardı. Ertesi gün yavruları uyudukları yerden alıp, dikenli tellerin altından, mahallenin kavruk mavi gözlü küçük çocuklarına verdik. Kavruk mavi gözlü çocuklar, yedi ve sekiz adındaki bu iki yavru sokak köpeğini aldılar ve koşarak uzaklaştılar oradan. Ayaklarında Mekap vardı.

Mayıs 2015 - OT Dergi, Sayı 27