Sadece üzgünüm biraz. Yarım kalmış her şey gibi.
Sadece üzgünüm biraz. Yarım kalmış her şey gibi.

Üstlerine birer mezar taşı gibi dikilmiş binaların altında yatan bütün işçilere...

Ölmek unutulmak demekse, ne olur beni hatırlayın. Ama hatırlamak için unutmak şartsa, hatırlanmak istemem. Beni unutmayın.

Benim adım Hıdır Ali Genç. Yirmisinde nasılsa bir delikanlı, öyleyim. Öyleydim. Ölünce hayattan geçmiş zaman kipiyle bahsediliyor. Siz bunu henüz bilmiyorsunuz. Dilerim ki uzun yıllar öğrenmeyin.

Yaşarken ben, kuşları severdim mesela. Kalbim kırıldığında bulutlara bakmayı da. Kendime yakıştırdığım renkler, tuttuğum takım, göğsünde dünyayı yumuşatan bir annem, kardeş bildiğim arkadaşlarım, efkârlı ve neşeli anlarım, doğacak güneşlerim, yaşanacak günlerim vardı. Bir sevdiğim de muhakkak. Gözlerine baktığım vakit, kalbimin Veli Efendi'ye çıkmış gibi koştuğu. Sevmek nedir bilen biri olarak, hayaller de kurardım dolu dolu. Oysa bazılarımızın ömrü, hayallerine kısa kalır; biliyorsunuz.

Dersim'in Gülbari köyünde doğdum. Yoksul bir ailede büyüdüm. Kendimi kurtarayım diye, yemedi içmedi, okuttu babam beni. Oğlu okuyacak, büyük adam olacak. Bilmem bilir misiniz,  büyük adam olmak için çalışırken bile, büyük adamların sofrasında yeriniz olmayacağını görmenin öfkesini. Olsun. Zaten benim büyük adamlıktan anladığım onlarınkiyle bir değildi. Okudum.

Üniversiteliyim. Öyleydim yani. Ovacık'ta maliye okuyordum. İstanbul'a staj için gelmiş-tim. Mektepliyim diye büyütmedim burnumu. Tatillerde çalıştım, harçlığımı çıkardım. Staj bitince babamın orada işe başladım. Babamın orada dediysem, iş babamın değil. Bizim gibilerin sahip olduğu bir iş olmaz, daha ziyade iş bizim sahibimizmiş gibi yaşamamız beklenir. Babam inşaatlarda çalışır, adı Mustafa, Kara Mısto diye bilinir. Ben de girdim çalıştığı inşaata. O inşaat ki uzun zamandır mezar yeridir.

Siz tanımazsınız, eskiden Erdoğan vardı. Di'li geçmiş bir zamanda yaşadı. Ben bilirim, çünkü biz işçiler, bizden öncekilerin mezarlarında çalışmaya devam ederken, iyi biliriz birbirimizin isimlerini. Paylaşılan feci bir kader gibi biliriz. Acıklı bir kehanet gibi. Adını yazın bir kenara, unutulmasın güzel kardeşim; Erdoğan Polat, on dokuzundaydı. Geçen Nisan tam burada, yarım bıraktı hayatını. Ta Van'dan kalkıp gelmiş; insanlığın gömüldüğü bu sefil inşaatta, dershane parasını biriktirmek için çalışmıştı. İnşaat sepetinin halatı kopunca on beşinci kattan aşağı düştü. Öldü.

Öldü ne demek, biliyor musunuz?

Erdoğan sabahları kalkmayacak bundan böyle. Annesinin gözünde yaş, babasının ciğerinde yangın gibi yaşayacak sadece. Sevdiğinin kalbinde yara gibi. Gerçekleşmemiş hayaller, tutulmamış eller, öpülmemiş dudaklar, yürünmemiş deniz kıyıları, sığınılmamış ağaç gölgeleri gibi. O kadar. Şimdi dünyada sadece gölgesi kalan, canım kardeşim Erdoğan, hiçbir dershaneye gidemez artık. Hiçbir üniversiteye giremez. Hoş girse ne olacak? Ben girdim de ne oldu? Yeni eski bütün Türkiyelerinizde sizin, nasılsa evvela bizim gibiler ölecek.

Ölmemek için çalışmak çünkü, sonunda insanı öldürüyor. Patronlarınızın kendi çocuklarını katiyen sokmayacakları yerlere, siz sessizce giriyorsunuz. Boş zaman eğlencesi değil ki bu, ekmek parası; gıkınız çıkamıyor.

Benim çalıştığım inşaatta, kaldığımız koğuşlara mesela, binanın sahiplerini çağırsanız, herhâlde içeride beş dakika duramazlardı. Susuz, kapısız tuvaletleri; nemli, havalandırmasız yatakhaneleriyle, görmüşsünüzdür haberlere çıkan fotoğraflarını. Patronlar, biz oralarda da yaşarız, nasılsa böylesine alışkınız sanıyorlardı. Hiç görmediler çünkü, analarımızın lavanta kokulu çeyizlerini serdiği tertemiz evlerimizi. Bizim evlerimiz, böyle değildi.

Çoğumuz uzak şehirlerden ekmek parası uğruna gelmiştik. Biliyorduk da elbet, emniyette değildik. İnşaat, insandan başka her şeyin kıymetli olduğu rezil bir devlet; döşemelere yahut kapı kollarına, içinde çalışanların canından fazla önem verilen korkunç bir cumhuriyetti. Ama uzakta, pirinç için, bulgur için, şeker, tuz ve yağ alabilmek için üç kuruş bekleyen ailesi olana, ben çalışmam demek, kolay değildi. Çoğumuz sırf ölmemek için çalışmaya devam etti. Bazılarımız gene de öldü.

Ben öldüm mesela. Yirmi yaşında.

İnşaattaki beşinci günümdü. Beşinci günümde, sahibinin zinhar binmek istemeyeceği çürük bir asansörde, otuz ikinci kattan yere çakıldım. Allah görmüştür. Beni o yarattı, patronlarım öldürdü. Ama Allah görmüştür.

Aldım yevmiyemi, haklarını yiyemem. Saati dört buçuk liraya canımı verdim. Ömrümü rezidanslarına gömdüler. Rüyalarında dilerim, hayallerimi görsünler. Bir hayali acıklı yapan, artık gerçekleşemeyeceğini bilmektir. Bilirlerse belki, benden ne çaldıklarını anlamayı da becerirler.

Size ölümümü uzun uzun anlatmayacağım. Çünkü istemiyorum bilmesini annemin. Şu kadarını diyeyim. Bir an evvel bitsin istiyorlardı inşaat. Gecesi gündüzü kalmamıştı mesaimizin. Hep bir koşturmaca, daima telaş vardı. Karıncalar gibi süratle girip çıkıyorduk gösterdikleri deliklere. Bizi soktukları asansör bozukmuş. Fren mekanizması çalışmadı.  Düştük böylece.

Otuz ikinci kattan aşağı düşmek nedir bilemezsiniz. Çok uzun sürer. Yaşadığınız yirmi yıldan uzun. Biteceğini dehşetle anladığınız hayatınızdan uzun. Hayallerinizden, ukdelerinizden, keşkelerinizden uzun. Öyle çabucak olmaz, canınız da yanar hem. Dalından koparılan körpe yaprak, fotoğraftan yırtılan kırgın surat, yarım bırakılmış hevesli hayat nasıl acırsa öyle yanar, ama... Ama öykücü abla, sen buraları yazma. Annem duymasın. Annem bilmesin. Hiçbir şey hissetmemiş, bir rüyadan öbürüne uyanıvermiş sadece, deyin ona. Gerisini öğrenmesin.

Anlatmayacağım nasılını. Şu kadarını bilin yeter, öldüm ben.

Yarın uyanmak yok gibi öldüm. İnsan ölünce, bir süre daha görüyor etrafını. Dünyaya son defa baktım ben de. Yan yana on cesettik. Patronlarımızın gözünde yoksulluktan işçiliğe, işçilikten cesetliğe terfi etmiştik. Üzerimize yeşil bir örtü örtmüşlerdi. Hiç ölmemişiz, hatta hiç olmamışız gibi saklanıvermiştik. İnsanlar birikmişti inşaatın kapısında. Üzgün ve kızgındılar. Birileri çünkü, şehit ilan etmiş bizi. Demek şimdi de cesetlikten, şehitliğe...İyi ama, hangi vatan uğruna gömüldüm ki ben bu insanlık mezarlığına? Kapıda tomalar gördüm, devlet bizi unutmamış. Ambulanstan bile önce onları yollamış hatta. Bu cellat panayırında son duyduğum, ölerek zor durumda bıraktığım devletin öfkesi oldu. Hemen oracıkta, insanlığın ruhuna sitemkâr bir fatiha okudum. Duydunuz mutlaka.

Sonra bir rüzgâr esti. Ama siz onu duymadınız. Yanımda yatan dokuz arkadaşım ve ben duyduk sadece. Dünyanın pasını yıkar gibi, yumuşacık elleriyle okşadı rüzgâr bizi. Bazı şeyler oracıkta başladı ve bazı şeyler de tamamen bitti.

Böylece geçti. Dünya ağrısı geçti. Gençlik sarhoşluğu, yaşamak merakı, ölüm korkusu geçti. Hepsi gitgide küçülen yorgun birer gölge şimdi. Canım da yanmıyor artık. Sadece üzgünüm biraz. Yarım kalmış her şey gibi.

Ve şimdi uzaktan bakarken ben, hep dönecek sandığınız dünyanıza, bilmiyorum kimler nasıl yaşayacak, cesetlerimizin üstünden yükselen binalarda. Sıcak yuvalarında mutlu olabilecekler mi acaba? Demek isterdim ki onlara; elbet çok konforlu olacak rezidanslarınız ama güle güle oturacağınız evler bunlar değil. Bir mezardan yuva yaratamazsınız.

İşte böyle kardeşlerim. Bilin istedim.

Benim adım Hıdır Ali Genç. Yirmi yaşındayım. Hep genç kalacağım. Bunları anneme anlatmayın. Ve beni unutmayın.

 

Ekim 2014 - OT Dergi, Sayı 20