Dokunuyorum. Dokundukça özlemim artıyor. Özlem dokununca geçen bişey değilmiş. “Özledim seni” diyorum.
Özlem dokununca geçen bişey değilmiş. “Özledim seni” diyorum.

Dizlerim şişti geçen. Şişti derken davul oldu. Dizlerimde yörük çadırı var sanki, yürüyemiyorum. Susamaktan korkuyorum; tuvalete gitmekten daha fazla korktuğum için. Öyle bi durumdayım. Hava da nasıl soğuk. Rutubet havada asılı kalmış, görülebiliyo. "Dizlerim" diyorum, "Heralde ondan şişti." Ya da romatizma, yaşlılık falan, ne bileyim ben.  Ayaklarım tutmuyor. İki kalın kütüğün üstüne çakılmış gibiyim. Yürüyemiyorum. Sakatım, mimarım, 46 yaşındayım ve kimsem yok. Duruyorum salonda. Yatamıyorum, kalkamıyorum; koca kafalı, kel bir taş parçasıyım.

Kalktım, sürünerek doktora gittim. "Strese bağlı" dediler. Bir anda oluşabilirmiş, yıllar süren bi sıkıntıyla da. Dizimden iki litre su çektiler. Nası desem; öyle bir acı ki, sanki diz kapaklarımı sökmüşler de diz oyuklarımı asfalta sürtüyolar, öyle bir acı.  Acıdan ve terlemekten kilo vermişim.  Neyse aldılar MR odasına, "Soyun" dedi doktor. "Neyi soyun?" dedim.  Aptal bi önlük verdiler, "Bunu giy" dediler. Hazır değilim ben MR falan. Dizimi tamir edip yollucak diye bekliyorum ben, nerden çıktı bu MR şimdi. Giydim önlüğü, böyle arkası açık. Lan oğlum bu kadar çirkin bişey olur mu? Arkadaş, bu acının üstüne bu nasıl bi adalet! Don paça yerleştirdiler beni makinanın içine.  Alışkınız röntgenden, iki saniye çaat edicek bitti. Yok bu başka bi tür mevzu. İlk kez tecrübe edicem. Ben makinanın içine yolculuğa başlamadan doktor dedi ki "Güzel şeyler düşün, içerde yaklaşık kırk beş dakika kalacaksın." Hadi bakalım. Kırk beş dakika ben nasıl durucam ya bu kutuda derken gowww diye içine girmeye başladım makinanın. Dizlerimin MR'ı çekilecek. Kırk beş dakika, dile kolay. Geçmez. Bir maçın ilk devresini kıpırdamadan izlediğini düşün, hah şimdi onu ikiyle çarp, bi de öyle düşün. Neden ikiyle çarp? Çünkü ortada izlenecek bir maç yok. Mal gibi yatmış, üstünde götü açık bi mavi önlükle, çaresiz, 130 kiloluk bir beden var. Bi saat sesi duyuyorum sanki odanın bi yerinden, ama çok derinden. Gowww sesinin altından geliyor, ama duyuyorum. Saniyeleri dinleyerek geçmez bu zaman, diyorum. Çaaat çaaat edene kadar anca iki saniye geçiyo çünkü. Zaman şişti. Saniyeleri sırtımda taşıyorum. Kapadım gözlerimi. Karanlık.  Aklım bomboş.  Açtım gözlerimi. Daha bırak dakikayı, saniye geçmemiş. Panik hali oluşmak üzere bende. Birazdan bağırıcam çıkarın beni burdan diye. Zaten zor sığmışım makinaya. Kilo verdim dedimse, olmuşumdur sana 129 kilo. Şişmanlık ne zor iş arkadaş. Derken durdum. Nefes aldım. Bi sakinlik gelir gibi oldu. Denizde gibisin MR makinasında. Sana ait olmayan bir ortam burası, tabiatına aykırı, her şey normalmiş gibi davranırsan batarsın. Depresyonun beden bulmuş hali gibi, dokunabiliyorsun ama müdahale edemiyorsun. Dahil olman gerekiyor. Açık deniz hissi var, tutunacak bir dalın yok. Boşluğa bırakıyorum kendimi. Saatle ilgilenmiyorum. Duruyorum. Farkındayım artık. Her şeyin. Zamanla, alışmaya başladım. Bıraksalar havalanıcam sanki, öyle bir kudret geldi nedense. Çaresizlik insanı Süpermen yapıyomuş. Bunu öğrenmek aptal bi hastanenin MR odasına kısmet oldu. Öğrencilik zamanından kalma alışkanlıklarım, öyle hiçbir şey yapmadan saatlerce ayaklarımı sehpaya yaslayıp durduğum zamanlar da yardımcı oldu biraz bu kutuda mal gibi durabilmeme. "Tamam şimdi başlarım" diyerek, gece yarılarına kadar çizimlerimi bırakıp, karşısında oturduğum yeşil dikdörtgen orta sehpam. Sonra kalkıp gittiğim yatak odam. Kadıköy çarşının tam göbeğinde bütün çarşı kakafonisini içimde hissettiğim, gençliğimin en acaip günlerinin geçtiği küçücük yatak odam. Yer yatağım. Kitaplığım. Duvara dayalı müzik setim. Çizim sehpam. Sabahları kiraz getiren güzel sevgilim. Bu odadayım işte. Nasıl olduysa bu odaya geri döndüm. Gün doğuyor odama.  Apartmanın boşluğundan ışık sızıyor içeri. Ağır bir uykudan uyanmışım. Kapı çalınıyor. Sonra sesler geliyor kapının önünden. Çat odamın kapısı açılıyor. Sevgilim odama geldi. Uyuyo numarası yapıyorum. Bi koku sardı odayı. Çok eski bi koku, başım dönüyor yine. Unutmamışım bu kokuyu. Uyanmaktan korkuyorum. Ya MR'a geri dönersem tekrar.  Açıyorum gözlerimi. Kız. Yanımda. Bana bakıyor. Tazecik. Elinde kese kağıdı, içinde kirazlar. Yere koyuyor kirazları, yanıma. ilk kirazı kendi alıyor, ikincisi bana. Kirazları alırken gözlerine bakıyorum. Özlemişim lan. Nerden çıktı ki şimdi bu. Dokunuyorum. Dokundukça özlemim artıyor. Özlem dokununca geçen bişey değilmiş. "Özledim seni" diyorum. Saçlarıma dokunuyor. Saçlarımı farkediyorum. Henüz terk etmemişler beni. Parmaklarım poğaça gibi olmamışlar daha. Yirmi bir yaşındayım ulan! Mimarlık öğrencisi parmaklarımla yüzüne dokunacağım, izin vermiyor. Kalkıyor yanımdan gülümseyerek. Yatak odasının apartman boşluğuna bakan penceresini açıyor yavaşça. Cebinden anahtarını çıkarıyor. Dışarı uzanıyor. Pencere pervazının boşluğa bakan kısmının sıvasını kazıyor anahtarıyla. Bişey yazıyor duvara. Uzun uzun yapıyor bunu. Derin derin bişeyler kazıyor duvara. Saçlarına ışık vuruyor ben ona bakarken. İşini bitirip bana dönüyor.

"Bunu" diyor, "Ben gidince oku lütfen! Şimdi utanırım. Okuduktan sonra eğer sen de istersen, o zaman konuş benimle. oksa bişey söyleme, anlarım ben" "Tamam" diyorum. Yanıma uzanıyor. O tavana bakıyor, ben ona bakıyorum. Sessizce duruyoruz...Yıllar geçiyor aradan.  Ayrılıklar, ölümler, depremler, evlilikler, mimar oluyoruz, Kız gidiyor, ve ben o yazıya bakmayı unutuyorum... Dııııt diye bir sesle gözlerimi açıyorum. Doktor "Geçmiş olsun" diyor. Makinadan çıkarıyor beni. Götü açık önlüğümü değiştiriyorum. Pantolonumu giyerken doktor "Zorlandınız mı Galip Bey?" diyor. "Evet" diyorum, "Mahfoldum. Neden bu kadar erken çıkardınız beni?" Çıkıyorum hastaneden. Dizlerimin sinüsleri boşaldığı için rahatım ama geçmişim şişiyor şimdi de. Hatırlıyorum. Bu kız buraya bişey yazdı. Benden beklediği bir cevap vardı ve ben 25 senedir bilmiyorum o beklediği şeyi.

Eve gidiyorum, uyuyamıyorum. Sokağa çıkıyorum, bunalıyorum. Ofise gidiyorum yok. Bu iş çözülecek başka çaresi yok. Kafamda tümör gibi büyüyor mevzu. Ertesi sabah atlayıp arabaya, Kadıköy e gidiyorum. Gençliğimin en acaip günlerinin geçtiği eve gideceğim çünkü. Dayanıyorum kapısına. Bi adam açıyor. "Buyrun" diyor. Durumu anlatıyorum. Net. Kıvırmadan. Deli değilim, biliyorum ki o kız oraya bişey yazdı. Gerçekten yazdı. Hatırlıyorum. Adam, bakkal tabelası gibi bakıyor suratıma ben anlattıkça. Sonunda bi şekilde adamı ikna edip geçiyorum odaya. Kapıyorum kapıyı. Vay arkadaş! Odamdayım. Gerçekten. Fotokopi makinaları falan doldurmuş odanın içini. Ofis gibi biyer olmuş burası.  Pencereye ulaşmak için sağa sola çekiyorum makinaları. Parkeler çiziliyor. Halıfleks vardı eskiden. Yeşil. Neyse, açıyorum pencereyi. Uzanıyorum dışarı. Aynı koku. Apartman boşluğu aynı kokuyor. Eskisi gibi. Yazı orda olmayabilir. Yüksek bir ihtimal bu. Dua ediyorum orda olsun diye. Olmasa da olur. Ama emin olmalıyım. Her yerine bakıyorum duvarın. Elimle tarıyorum. Derken bir anda pervazın altında bişey farkediyorum. Galiba buldum yazıyı. Yok artık! Üstünden boyalar geçmiş, ama yazının hayaleti orda duruyor. Anlamaya çalışıyorum. Düzgün bi açıdan fotoğrafını çekiyorum. Fotoğrafı büyütmeye başlıyorum. Büyüttükçe yazı daha net görünüyor.  Anlıyorum ve anladıkça hayatım kararıyor. Gözlerimden bi anda koca koca iki taş parçası düşüyor pervaza, kırılıyor. Dakikalarca olduğum yerde kalıyorum. Sonra hızla evden çıkıyorum. Yürüyorum. Nereye gitiğim belli değil. Salaklaştım iyice. Vapura biniyorum. Neden o da belli değil. Beşiktaş'a geçiyorum. Bir mekana girip bira içiyorum. Bi tane daha. Saat o kadar hızlı ki, yetişemiyorum. Gece yarısı oluyor. Önümde hala biram, kaç tane içtim bilmiyorum. Kalkıyorum. Arabamı nereye bıraktım hatırlamıyorum. Taksiye biniyorum. Köprüden geçerken denize bakıyorum; asfalt gibi, simsiyah. Köprünün her yerinden asfalta bırakıyorum kendimi. Binlerce kere. Taksi ilerledikçe, arka kapıdan akın akın aşağıya atlayıp asfalta çakılıyorum. Binlerce kişinin aynı anda köprüden atladığını düşün ve şimdi hepsinin ben olduğumu düşün. O duvara bakmadığım yirmi beş senenin her günü için bir kere yere çakılıyorum.

O duvara bakmayı nasıl unuttum ben! Herkes bir gün pişmanlığını yaşayacak evet, ama o duvara bakmayı nasıl unuttum ben! "Bir şey söylemezsen anlarım" demişti. "Ben gidince oku" demişti. "Utanıyorum" demişti. "Konuş benimle" demişti, ama biz hiç konuşmadık.

Bomboş gözlerle telefondaki fotoğrafa bakarken ben, taksici "Nereye gidiyoruz abi?" diyor aniden. Yolu tarif ediyorum şuursuzca. Elimde o günlere ait sadece bu fotoğraf var. Yirmi beş sene öncesine ait yirmi beş sene sonra çekilmiş bir fotoğraf, fotoğrafta bir duvar ve duvarda bir yazı: "Hamileyim" ve ben bunu şimdi öğreniyorum. 46 yaşında 130 kilo ve yapayalnız bir adam olarak.

Radyodaki şarkı "Sen Tanrı mısın?" diyor ve ben tamamlıyorum "Beni öldürdün.".

 

Haziran 2015 - OT Dergi, Sayı 28