Batan güneş, dünyayı yine gri, tekinsiz bir hüznün kollarına bırakmıştı. Karanlık artıyor, tanrının ruhu sanki karşıdaki ovanın üzerinde dolanıyordu. Büyükçe bir taş vardı az ileride. Bir hiçliğin kıyısında.
O kadar yalnızdım ki dünyada benden başka kimse yoktu. O taş sadece köyün değil, dünyanın da sonuydu sanki.

Uzakta bir köy daha o uçsuz bucaksız yer'in yüzünde, batmakta olan güneşin son ışıklarıyla aydınlanıyordu. Az sonra köye giren toprak yolun yanından geçecektim. Girip girmemek konusunda kararsızdım. Girersem günün son ışıklarıyla belki iyi bir fotoğraf yakalayabilirdim. Ama yorgundum. Arabanın çevresine doluşacak köpeklerle ve meraklı köylülerin soru dolu bakışlarıyla savaşacak enerjim kalmamıştı. Bütün gün hiç bilmediğim yollarda dağ tepe dolaşmış, yıllardır yabancı tek kişinin girmediği uzak ve unutulmuş köylerde aylak aylak gezip fotoğraf çekmiştim. Davet edilen tüm evlere girip çay içmiş, dertlerini dinlemiş, meraklarını gidermiş ve fotoğraflarını çekip yoluma devam etmiştim. Üşümüş, terlemiş ve kirlenmiştim. Şimdi ise bir an önce yolum üzerindeki ilk büyük şehre gidip bir otele yerleşmek, ayakkabılarımı çıkarıp kahve içip keyif yapmak ve bütün gün çekmiş olduğum fotoğraflara bakarak ertesi gün için enerji toplamak istiyordum. Ancak saat fotoğraf çekmek için geç, bir taşra oteline kapanmak içinse erkendi.

Bu arada, köye giren toprak yola gelmiş ve ani bir manevrayla köy yoluna dalmıştım bile. Köyü, üşengeçliğimden, arabamdan inmeden ağır ağır dolaştım. Akşam yemeği saatlerinde ortalıkta kimsecikler kalmamıştı. Hiçbir yaşam belirtisi olmayan köyün içinden geçip arka tarafına ulaştım. Evlerin bittiği, boş tarlaların ve mezbeleliğin başladığı bir noktada durup arabadan indim. Arabadan biraz uzaklaşıp makinemle etrafa bakındım. Garip, huzurlu bir sessizlik vardı köyde. Köy derken tek bir ağacın ve yeşilliğin olmadığı çamur rengi bir yeryüzü oluşumundan bahsediyorum. Batan güneş, dünyayı yine gri, tekinsiz bir hüznün kollarına bırakmıştı. Karanlık artıyor, tanrının ruhu sanki karşıdaki ovanın üzerinde dolanıyordu. Büyükçe bir taş vardı az ileride. Bir hiçliğin kıyısında. O taşa oturdum. Biraz durdum. Önümde uzanan sonsuz boşluğa, yüzümü okşayan serin rüzgâra daldım. Ve orada adına vahiy diyemeyeceğim bir şey duyumsadım. Orada yalnızdım. O kadar yalnızdım ki dünyada benden başka kimse yoktu. O taş sadece köyün değil, dünyanın da sonuydu sanki. Artık oradan sonra gidilebilecek başka bir yer yoktu. Tanrının arka bahçesine gelmiştim. Kimse beni görmedi. Uzakta köpekler havladı, hava kararmaya, evlerin ışıkları bir bir yanmaya başladı. Oradan gitmek istemiyordum. Bir yer bulmuştum kendime. Fazla sıradan ve çirkindi. Ama burası iyiydi. Bazen böyle olabiliyordu. Hiçbir sebebi yokken olmadık bir yer, insanda derin bir etki, akıldışı bir bağlılık yaratabiliyordu. Sıradan olanın uyuşturucu etkisi dışında, başıboşlukla, aidiyet arzusu arasında yakın bir ilişki vardı. Dünyaya başıboş bir varlık olarak kendini fırlattığında onunla hakiki ve daha derin bir ilişki kurabiliyor ancak bir süre sonra bu kocaman boşluk karşısında duyduğun yalnızlık ve tedirginlikle sığınacak güvenli bir yer aramaya başlıyordun. Çünkü ne de olsa dünya dört tarafı karanlıklarla çevrili ıssız bir adaydı. O yüzden var olanın yokluğunun hakikatiyle, başka bir deyişle hiçlik duygusuyla anlık ve beklenmedik yüzleşmeler yaşadığın böyle zamanlarda, o güzel ama dehşetengiz zamanlarda, evlerin küçücük pencerelerinde beliriveren o sıcacık sarı ışıklar, ‘dışarıda olan'ın içinde uzaklaşmak istemeyeceği umut ve güven dolu bir yuva duygusu yaratabiliyordu. Tıpkı soğuk, karlı kış günlerinde bozkırın ortasında bacası tüten bir tren istasyonunun bekleme salonu gibi.

İşte ben de orada, o taşın üzerinde, tıpkı o taş gibi bir süre daha öylece durdum. Önümde uzanan sonsuzlukla arkamı dayadığım sarı ışıklı pencereler arasında bir yerde öylece kaldım. Bir an olsun hakikate, hayatın bilgisine yaklaştığımı sandım. O an ebedi bir andı. Sonsuza kadar unutulmayacak, "hayat" dendiğinde akla ilk gelecek anlardandı.

Sonra o ânın fotoğrafını çektim. Neden mi? Çünkü zaman, bir kimsesiz ânlar mezarlığıydı. Çünkü o fotoğraf şahidimdi ki ben o ânı yaşadım. Çünkü fotoğrafta diğer tüm sanatlar gibi bir kendini ve hayatı anlama eylemiydi. Çünkü bir fotoğraf gösterdiğinin dışında ona ait olabilecek her şeyi temsil ederdi. Çünkü her fotoğraf hayat puzzle'ının bir parçasıydı tamamlanmayı bekleyen. Çünkü ben yalnızlığı seviyordum ve yalnız yapılabilecek en güzel şeydi fotoğraf; yalnız yapılabilecek diğer tüm güzel şeyleri saymazsak. 

 

Ekim 2016 - OT Dergi, Sayı 44