Sütten kesildiğimiz gün zedelenen eşitlik duygumuzu, benzediğimiz, benzemediğimiz tüm insanlarla ortak hikayemizi, ortak belleğimizi diri tutarak koruyabiliriz ancak.
İnsanlık tarihinin kullanım süresi en çabuk dolan konservesidir eşitlik.

50’DEN AYŞE’YE MEKTUP

Ayşe'm güzel kızım; Cahit Sıtkı'nın "35 Yaş Şiiri"ni okumuşsundur.  "Yaş otuz beş! Yolun yarısı eder. Dante gibi ortasındayız ömrün." diye başlar hani

Sana bu mektubu 50 yaşıma girdiğim günden, şair zamanıyla yolun yarısını çoktandır -neredeyse senin mevcut yaşın kadar- geride bıraktığım yerden yazıyorum.

Biz seninle biyolojik bağlarla birbirine mühürlenmiş,  iki ayrı beden, iki farklı akıl, iki uzak deneyim ve şükür ki; iki benzer ruhuz.

İnsanın ailesini seçme şansı yok. Fikrin alınmadan eklemlendiğin aile envanteri, sınav kağıtlarındaki gibi çoktan seçmeli değil. Bu nedenle ben genetik benzeşliklerden ziyade ruh benzeşliğini önemserim.

Ana rahmine düşerken milyonlarca ihtimali sollama başarısı gösteren sırça bedenlerimiz, kutsal ana sütü sayesinde görüp göreceği ilk ve tek eşitlik bahçesine açar gözünü. Memeden kesildiğimiz yani büyük yalnızlığımızla yüzleştiğimiz o ilk günden başlayarak, ya gümüş kaşıkla ağzımıza dürtülen "zengin mineralli" bir mamayla devam ederiz yola, yahut hayat yeni ezberimizi tutuşturur elimize; Ekmek! Dünyaya gelmiş olmanın organik eşitliği orada sona ermiştir artık.

İnsanlık tarihinin kullanım süresi en çabuk dolan konservesidir eşitlik.

Aklımız, elimiz erdikçe; yediğimiz, içtiğimiz, gördüğümüz, işittiğimiz, duyduğumuz her şey eşitlikten çok eşitsizliği içselleştirmeye zorlar bizi.

Öyle ki; "Dünya eşitsizlik üstüne kurulmuş ve vazifemiz, varlığımızın biricik nedeni eşitler arasından sıyrılmak ve ön almak"mış gibi.

Benim otuzlu yaşlarımda tanıştığım, seninse içine doğduğun "Toplum Mühendisliği" denilen -sözde- "üst akıl" şunu dayatıyor hepimize; "İnsanlar doğarken eşittir fakat; giderek dinsel, cinsel, coğrafi, sosyolojik, lojistik, ekonomik, politik vb nedenlerle farklılaşır, ayrışır, tribünleşirler. Hayatın doğal akışı budur!"

Ne dersin Ayşe'm? Bu "üst aklın" ağzı kalabalık, otoriter, çatık kaşlı ve ısırgan doğrusuna inanmalı mıyız? Büyük doğru bu mudur sahiden?

Ders kitaplarında okutulan İpek Yolu'nu hatırla güzel kızım. Yüzyıllar önce ilk kez doğunun zenginliklerini batıya taşımak için katedilmiş o İpek Yolu'nda, bugün çoluk çocuğundan gayri herşeyini doğuda, anayurdunda bırakmış perperişan insan yığınları yürüyor Avrupa'nın içlerine doğru. Yalın ayak, aç, susuz. İtilip kakılarak, aşağılanarak.

Kıyısında yaşayan halkların kendilerini şanslı saydıkları Akdeniz'in, Ege'nin sahillerine, dünyanın doğusunda doğmaktan başka bir kabahati olmayan mültecilerin cansız bedenleri vuruyor. İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana yaşanan en büyük ve en trajik göç hareketi bu.

Dünyanın güneyi de kuzeyinin insaf ve ihsanına terkedilmiş durumda. Güney coğrafyada yaşanan açlık, yoksulluk, eşitsizlik, zamansız ölümler de "hayatın doğal akışı"nın bir sonucu gibi sunuluyor açın halinden anlamayanlara.

Doğu coğrafyasına özgürlük getirdiklerini (!) iddia eden savaş baronları, doğunun doğal kaynaklarını zimmetlerine geçirip arkalarına bakmadan zengin bağlarına dönerken, arkalarında vaat ettikleri gibi özgürlük değil, acı, kaos ve kan denizi bıraktılar.

Yüzlerce yıl ticaretin, sanatın, bilimin öncülüğünü üstlenmiş doğu kültürü, şimdi yakılmış, yıkılmış, yağmalanmış bir halde, birbirini yeryüzünden kazımaya and içmiş acımasız çıkar gruplarının, mezheplerin, devletlerin körüklediği bir ateş çemberi artık. Acı kere acı.

İnsanlık tarihinin mirası anıtsal mimari yapılar, fanatiklerin saldırılarıyla yıkılıyor birer birer. Binlerce yılın kültürel nemasını koruyan kütüphaneler yakıldı. Çaresiz seyrettik.

Yanan yıkılan sadece taş ve kağıt değil, insanlığın ortak belleği.

Canım kızım; "Hayatın doğal akışı" diye yutturulmaya çalışılan bu içler acısı kaostan bizim ülkemiz de payına düşeni alıyor, alacak.

Sadece güney sınırımıza dayanan ve giderek ülkemizi de içine çekmekte olan kirli savaş nedeniyle değil elbette. Esasen içeride yaşadığımız kitlesel kutuplaşmalar, din, dil, ırk, cinsiyet, mezhep farklılıklarının öfkeli yığınların önüne birer çatışma vesilesi olarak sürülmesi, olup bitene karşı edilgenliğimiz toplumsal barışımızı tehdit ediyor.

Oysa ayrımcılık, ötekileştirme hezeyanının varıp varabileceği son nokta, birlikte yaşama kültürünün parçalanmasıdır. Tarihte bu türden parçalanmalar yaşayan toplumlar iflah olmamışlardır. İstisnası yoktur.

Brecht'den ödünç alarak kulağına bir inci küpe takayım kızım; "Savaş yalnızca ölülere adalet dağıtan bir hakimdir."

Ruhum; bunları senin temiz, yalansız dünyanı alt üst etmek, geleceğe olan inancını kırmak, karartmak için sıralamadım elbet.

Bir yandan yaşadığımız karanlığın dramaturjisini yaparken, diğer yandan bu karanlıkta yolumuzu aydınlatabilecek ışığın görmeye çalışarak geçiriyorum geçim mesaisinden artan vaktimi.

Tıpkı benimle aynı dine, dile, ırka, milliyete, cinsiyete, siyasi görüşe mensup olmadıkları halde, bir insani ortak akıl için yanıp tutuşan tüm benzemezlerim gibi. Bak bilerek, seçerek "benzemezlerim" diyorum.

Benzerlerin daima burada ve yanındadır. Meseleleri benzemeyenlerle, benzemediklerimizle de çözmeyi denemeye ne dersin?

Benzememek ille de karşı olmak değildir. Dahası karşı görüştekilerle birlikte düşünmeye koyulmadan ortak bir yaşam biçimi düşlemek biraz saflık, hayli burnu büyüklük olmuyor mu sence de?

Ortak akıl, ortak yaşama kültürü çok taraflı, prizmatik düşünmeyi gerektirir. Yok saydığın birilerinden, yok sayılmak dışında bir tutum beklemek tuhaf değil mi? Ama işte insan kimi zaman eski akıllarla yeni sonuçlar elde edebileceğine inanacak kadar garip bir mahluk.

Daha da somutlaştırayım muradımı;

Bize "hayatın doğal akışı" diye dayatılan formatı, kapatıldığı o tırnak işaretlerinden kurtarıp özgürleştirerek benzemezlerimizle ortaklaşmayı deneyelim.

Hayatın doğal akışı deyince belleğimden işaret fişeği gibi bilincime fırlayan birkaç şeyi sıralayacağım senin için;

Sen belki birkaç haftalık bebektin. Yatağının başucuna elden kurmalı, sallantılı,  müzik çalarak dönüp duran bir oyuncak kurduk annenle. Yattığın yerden müzik eşliğinde dönen renkli balık ve kuşları algıladığın ilk anda yüzünde beliren hayretle karışık dev gülümsemeyi hatırlamayı dene. Yüzündeki ifadeye tanık olmak, hayatımın en büyülü anlarından biriydi. Oyunculuk hayatımın, konservatuvar eğitimim de dahil en unutulmaz dersiydi.

Serçe parmağımın ucuna buladığım çukulatayı kuş kadar damağına sürdüğümde bir yaşında bile değildin. "Gözleri fincan tabağı gibi büyümek" ne demekmiş o gün anladım. Dünyayı bir parmak çukulataya değiştirecek gibi görünüyordun. Hayret eden her insanın yüzünde seninle yaşadığım o anı hatırladığımı söylesem inanır mısın bana?

Boyundan uzun tahta korkuluğu kendi gayretinle tırmanıp -bunu nasıl başardığını hala bilmiyoruz- yatağından firar ettiğinde ilk yaşını yeni kutlamıştık. Sallanarak ve sırıtarak salona geldiğinde annenle aklımızı yitiriyorduk.

Annen aksini iddia etse de çıkardığın ilk anlamlı ses  "ba ba" idi. O iki hece kendimi dünyanın hakimi zannetmeme yetmişti.

Anneannen arkadaki belediye parkına evin beşinci kat penceresinden kendini bırakıp kuş gibi uçarak gidemeyeceğini anlatmaya çalıştığında iki yaşındaydın.  Ben o sırada öfke ve korkuyla pencere kilidi monte ediyordum doğramalara.

Üç yaşında -adı bende saklı- ilk aşkını güvercinlere anlattığını duydu şimdi ellisine girmiş kulaklarım.  Bu anekdotları sayfalar dolusu sıralayabilirim.   Ama izninle muradımın ucunu bağlayayım.

Dayatılmamış bir doğal hayat akışı aslında sana hatırlattığım bu hayat parçalarından oluşur canım Ayşe'm.

Bunlar sadece ikimizin değil, tüm anne, baba ve evlatların ortak hikayesidir. Dilleri, inançları, kültürleri, aidiyetleri ne olursa olsun tüm insanlığın unutulmaz ortak hikayesi budur aslında. Bize benzemeyenlerin de, hepimizin hikayesi.

Bize unutturulmak istenen işte bu ortaklık ve birlikteliktir.

Sütten kesildiğimiz gün zedelenen eşitlik duygumuzu, benzediğimiz, benzemediğimiz tüm insanlarla ortak hikayemizi, ortak belleğimizi diri tutarak koruyabiliriz ancak.

Endişe, öfke, yılgınlık ve teslimiyeti, vicdandan yoksun kurgulanmış ve tırnak içine hapsedilmiş "doğal hayat akışlarını" insanlığımızın ortak hikayesiyle takas etmeyi reddetmeliyiz.

Bellek ruhun zırhıdır ve onu yenmeye muktedir bir "üst akıl" henüz icat olunmamıştır.

Ve kuşkusuz bir başka dünya mümkündür küçüğüm.

Seni elli yaşımın külyutmaz hafızasıyla selamlarım.

Ekim 2015 - OT Dergi, Sayı 32