Bir dakika sonra MİT’te, karanlıkta bir odadaydım. Karşımda iki adam. “Eylemi nasıl yaptınız, anlat,” dedi biri. Diğeri bağırarak sordu: “Canlı bomba nasıl geldi İstanbul’a?”
Herkesin söz hakkını herkesle paylaşabileceği bir sistem olsaydı, devlet olmayacaktı.

 

Karakterlerimiz ile mesleklerimiz arasındaki zıtlık beni hep düşündürmüştür. Gündelik hayatında ağzını bıçak açmayan utangaç bir arkadaşım çağrı merkezinde, çenesi düşük bir arkadaşım ise kütüphanede çalışıyor. İddiam o ki, insanlar, tarihin hiçbir döneminde bugün olduğu gibi karakterlerinin özüne ters işlerde çalış(tırıl)mamıştır. Bu savımı Eduardo Galeano veya Gündüz Vassaf gibi ansiklopedik bir bilgiyle destekleyemem ama ilk ve orta çağı anlatan filmleri/dizileri düşünün, bir tane "Nerden nalbant oldum ki, terzi olacaktım", "Üç puanla şövalyeliği kaçırdım, katip oldum" gibi bir replik hatırlıyor musunuz? "Yanlış tercih kurbanı" denen illet, tamamen çağımıza özgü bir hastalık. Bunu görmezden gelmeyi tercih ediyor oluşumuz ise biraz ürkütücü. Uzatmasıyla, yükseğiyle derken sekiz yıl hukuk okuyup bir gazetenin magazin bölümünde çalışan arkadaşım var. "Kimin kimle hukuku var, onu değerlendiriyorum" diye gevrek gevrek gülüyor. Çeviribilim mezunu olup otel yöneticiliği yapan kuzenim var, "İşleri çekip çeviriyorum" diyor. Harcanmış yıllarımızla orta üç seviyesinde alay ediyoruz, sonra soruyoruz, neden bu mutsuzluk diye. 

Ha ben farklı mıyım? Zaten bilin ki, bir yazar bir konuda ders veriyorsa aslında en çok o konuda çuvallamıştır. Beş yılım İTÜ Cevher Hazırlama Mühendisliği'nde geçti, mezun olduktan sonra kendimi bir televizyon kanalında metin yazarı olarak buldum. Sonra da çocuklar için polisiye kitaplar yazmaya başladım. Cevher "Hazırlama" bunun neresinde? Kitaplarımın kahramanı Şaşı Şule diye sekiz yaşında bir hafiye. Şaşı olduğu için nereye baktığı anlaşılmıyor. Böylece kötü adamlara fark ettirmeden doğru yere bakarak olayları çözüyor. Tek trükle bir sürü kitap...

Hayatımın değiştiği gün Şaşı Şule'nin yeni kitabını bitirmeye çalışıyordum. "Şaşı Şule ve Parktaki Goril". Bir önceki kitap, "Şaşı Şule ve Tahterevallinin Gizemi" çok tutmuştu, o yüzden yeni maceranın da en az onun kadar iyi olması gerekiyordu. Fakat yazmak ne mümkün?! O gün yine bir canlı bomba saldırısıyla ortalık can pazarına dönmüştü. Günümüzde yazmanın en büyük zorluğu da bu işte. Sonuçta internete bağlı bir bilgisayarda yazıyoruz. Sadece bir tık uzağımızda kıyametin koptuğunu biliyorken düşler dünyasından öykü yakalamak çok zor. Şaşı Şule'ye ara verip daldım o kıyamete. Videosu da var. Kalabalıkta bir patlama. Canlı yayında canlı bomba izliyoruz. Herkes suç uzmanı kesilmiş, teoriler havada uçuşuyor. E eksik kalır mıyım ben de, sonuçta polisiye yazarı sayılırız, baktım videoya, geri sardım, durdurdum, zumladım, yavaş çekimde oynattım. Derken yazdım Twitter'a, "Paltolu adam değil, kadraja en son giren çapraz çantalı patlıyor". Bunu yazıp 223 takipçimle paylaşınca garip bir rahatlama çöktü üzerime. Sanki bu korkunç olaya dair bana düşen görevi yerine getirmiştim ve artık Şaşı Şule'nin yeni macerasına dönebilirdim.

Bir süre sonra telefonum titreşti, Twitter'dan DM gelmişti. Mesaj Şule diye bir kızdandı: "Karanlık bir gün ama merakımı yenemedim, sormak zorundayım: Şaşı Şule'nin yeni kitabı ne zaman çıkacak?" İlk fan mektubum hayırlı olsun! Sonra mesaj trafiği başladı. Yirmili yaşlarının ortasında bir kadın. Kız kardeşinin kitapları arasında görüyor Şaşı Şule serisini. Çocukken şaşı olduğu için adaşının hikâyelerini merak edip okuyor. Sonra müptelası oluyor. Bir şakaya kurban gitmemek için hemen Şule'nin Instagram'ını buldum. Normal, gerçek bir profildi. Hoş da bir kadındı. Şaşılığı mazide kalsa da gözleri şehla bakıyordu hâlâ. Bu da ona ayrı bir hava katıyordu.

Muhabbetimiz gün boyu devam etti. Ufacık telefon ekranında dönen bu diyalog herhangi bir insanla karşılıklı yaşadığım tüm muhabbetlerden keyifliydi. Sanal flörtleri küçümsemeyin. Görüyorum orada burada, eski kuşak abiler ablalar, hatta yaşıtlarım bile "Herkes yazışıyor, kimse konuşmuyor" diye serzenişte bulunuyorlar. Whatsapp, Facebook, G-talk derken tüm sohbetlerimizi klavye üzerinden yapmamızı eleştiriyorlar. Hiçbiri hakiki değilmiş, falan filan. Bir de oradan hemen rakı sohbeti güzellemesine bağlarlar, hiç bu fırsat kaçar mı?! Oysa ben hiç öyle düşünmüyorum. Bence insanların yazarak iletişim kurması, bugüne kadar yavaş çekimde ilerleyen evrimimizde bir sıçrama tahtası olabilir. Konuşa konuşa insanoğlunun medeniyeti getirdiği yer ortada. Şule'yle bunun üzerine konuşuyoruz (yazışıyoruz). "Bütün diktatörler konuşarak zirveye çıktı, bütün aşklar konuşarak bitti. Kavgalar hep ağızdan kaçan laflarla başladı, güzel kızları hep boş boş konuşan gevezeler kaptı," diyorum. Bu afili laflarıma karşılık "Artık güzel kızları dolu dolu yazan gevezeler kapıyor," diye yazıp yanakları al al olmuş emotikondan yolluyor. Hep derim zaten, bir kadının kalbine giden yol aforizma taşlarıyla döşelidir. Göz kırpan emotikon.

Üç gün boyunca bir romanı dolduracak kelime sayısı kadar yazıştıktan sonra Beşiktaş'ta buluşmaya karar veriyoruz. Peki hangi kafe? "Ya bi' şey diyeceğim, sessiz bir yer olsa keşke. Kıyıda köşede mütevazı..." Bu kadarı fazla artık! Resmen hayalimdeki kız. "Sessiz olsun bizden olsun," dedim. "Erol Park Büfe'ye ne dersin?" diye sordu. "Yıldız Camii'nin yanında, Barbaros Caddesi'ndeki parkın içinde," diye ekledi. Orayı biliyordum, "Hani MİT'in orası," dedim. Niye böyle dedim bilmiyorum, cici bir hanımefendiye MİT üzerinden adres tarif edilir mi? Salaklık işte.

Her şey çok hızlı ilerliyordu ama şikayetçi değildim. Parkın girişinde onu gördüm, fotoğraflarında göründüğünde bile güzeldi. Sadece biraz tedirgin gözüküyordu. Tam merhabalaşacaktık ki camiden ezan sesi yükseldi. Sessizce birkaç saniye birbirimize baktık. Ben huşu içinde onu seyrederken Şule'nin tedirginliği katlanarak artıyor gibiydi. Müezzinin sesini yükselttiği bir anda elini ağzına götürdü. Kritik bir kararı orta hakeme kameralardan gizleyerek iletmeye çalışan bir yan hakem gibi ağzını kapattı ve bana "Kaç!" dedi. Şaka yaptığını sandım, güldüm. Ama o gülmüyordu. Neler oluyor demeye kalmadan siyah bir minibüs yaklaştı, arka kapı açıldı, içinden fırlayan iki takım elbiseli adam beni araca tıktı.

Bir dakika sonra MİT'te, karanlıkta bir odadaydım. Karşımda iki adam. "Eylemi nasıl yaptınız, anlat," dedi biri. Diğeri bağırarak sordu: "Canlı bomba nasıl geldi İstanbul'a?" "Ben nereden bileyim," dedim. "Canlı bombanın hangisi olduğunu bildin ya," dedi biri. Diğeri tamamladı; "Hem de video düştükten bir dakika sonra. Bütün analizcilerimiz paltolu adamdan, örtülü kadından, dergici gençten şüphelenirken sen şıp diye bildin." Ben "Biraz kafa patlattım..." derken "Atarım şimdi sana kafayı," deyip beni duvara yapıştırdı. Diğeri masaya kitaplarımı attı. "Şaşı Şule ve Tahterevallinin Gizemi", "Şaşı Şule ve Kumdan Kaleler", "Şaşı Şule ve Kayıp Japon Balığı". Anlamaz gözlerle baktım. "Örgüt talimatlarını bu kitaplarla mı yayıyorsun?!" Bir Ferhan Şensoy oyununda mıyım, diye sorasım geldi. Sustum. "Şaşı Şule'nin maceraları ile son eylemler arasında çok ciddi bağlantılar var." Kendimi tutamayıp güldüğüm anda tokadı yedim. Sonra kapı açıldı, daha yetkili olduğu belli olan kravatsız bir tip karşıma oturdu.

"Tamam olayla bağlantılı olmadığına ikna oldum. Ama senin bu videoyu bir dakikada çözmen hâlâ ilginç. Bugünden itibaren bizimle çalışacaksın."

"Abi, ben anlamam bu işlerden."

"E nasıl çözdün o zaman?"

"Akıl yürüttüm."

"Akıl yürütmüşmüş... Ne bok yapıyorsan artık burada yapacaksın."

"Niye ben ya, anlamıyorum ki."

"Bak arkadaşım. Biz yıllarca bu işin eğitimini alıyoruz ama sonra bir yazar parçası bizden önce olayı çözüyor... Hayatınız olay örgüsü, kurgu zart zurt. Sizinle çalışmayacağız da kiminle çalışacağız?!"

"Ajan bey, ben sadece internete baktım biraz, başka bi numaram yok... Valla billa."

"İşte internetten anlamıyoruz biz."

"Abi, bir şey yok ki, aratıyorsun falan..."

"Oğlum biz devletiz, devlet. Devlet niye var, nasıl doğdu?"

"Bilmem." "Sen yazar değil misin? Bilmen lazım gerek böyle şeyleri."

"Abi yani şimdi..."

"Tarım devriminden sonra daha kalabalık insan toplulukları daha büyük alanlarda birlikte yaşamaya başladılar. Eskiden bir avuç insanken kararları birbirlerine sorarak ortak alıyorlardı ama kalabalıklaşınca her konuda herkesin görüşünü alamadılar haliyle. Çözümü tüm bu kalabalığı temsil edecek az sayıda insanı bir araya getirmekte buldular, adına da devlet dediler."

"Yani?"

"Yanisi var mı? Düşün, o zaman internet olsaydı, herkesin söz hakkını herkesle paylaşabileceği elektronik bir sistem olsaydı, devlet olmayacaktı." Kafam karışmıştı, bu MİT adamı ne anlatmaya çalışıyordu bana. "Kısacası devlet ile internet birbirine ters. Bu yüzden internetten anlamıyoruz. Eksiğimizi de senin gibi canlı bomba teşhisi yapan yazarlarla kapatıyoruz."

"E peki Şule?"

"Şule bizim ajanlardan. Güzel kadınlarla çok adam yakaladık. Erkeklerin en büyük zaafıdır onlara internetten mesaj atan güzel bir kadın. En sağlam anarşist ol, hemen çözülürsün. Redhack'i öyle dağıttık, hatırlasana."

Hakikaten öyle bir şey olmuştu ya. Aralarından bir tanesi DM'den bir cevizler kırmıştı da, deşifre mi olmuşlardı, karışık olaylar.

Boşuna demiyorlar, internetten kızla buluşursan başına bela sararsın diye. Belanın hası geldi buldu beni.

İşte, bir çocuk kitabı yazarken kendimi bomba uzmanı olarak buluşumun hikâyesi böyle. Bütün gün internette canlı bomba avcılığı yapmaya başladım. Fakat tutunamadım. Sevmediğiniz meslekte başarılı olmanız zor. Hiçbir işlerine yaramadığımı anladıklarında beni kovdular. İlk bir sene içinde kovulduğum için tazminat da alamadım. Bunun için de dava açmadım tabii, MİT'ten bahsediyoruz!

Hemen yeni bir iş bulmam gerekiyordu. İnternetten iş aramaya koyuldum. Derken Twitter'ıma bir DM geldi. Şule yazmış. Gerçek adı Elif'miş. Ayrılmış MİT'teki işinden (Uzun süredir kadrolu olsa da kendi isteyerek ayrıldığı için tazminat alamamış). "Bir teklifim var," dedi. "Seninle konuşmuştuk ya artık aşklar internette yazışarak başlıyor diye. Düşünsene, bu yüzden flörtün ilk dönemlerinde nasıl göründüğün bile önemini kaybetti. En önemlisi güzel yazmak, klavyede hızlı olmak, karşı tarafın ilgi alanlarına hitap etmek falan. Ama herkes yazar değil ki. İşte tam bu noktada sen devreye giriyorsun: Dr. Sanalaşk." Ne demeye çalıştığını anlıyordum sanırım. "İhtiyacı olanlara ‘kişisel hayalet yazar' desteğinden bahsediyorsun sanırım" "Evet. Nasıl filtrelerle fotoğraflarını güzelleştiriyorlar, alıntılarla tweet'lerine zeka katıyorlar, sen bunu gerçek zamanlı yapacaksın." Aklıma yatmak üzereydi. "Nasıl bir sistem var kafanda?" diye sordum. "Ehliyet kurslarındaki arabalar gibi, her iki koltuğun önünde de pedal vardır ya. İşte sen mesaj hattındaki yardımcı pilot olacaksın." "Bir nevi modern zamanların Cyrano De Bergerac'ı," diye devam ettirdim fikri. "Evet, yandı Roxanne'ler!" dedi Elif.

 

Artık ben Dr. Sanalaşk'ım. Tek başıma değilim tabii, Elif de var. O daha çok kadınlara bakıyor. Taleple başa çıkamayınca yazar arkadaşlarımı da işe dahil ettim. Kimlere destek verdiğimizi elbette gizli tutuyoruz. İşimi seviyorum, iyi de yapıyorum. Ne de olsa, Cevher Hazırlama Mühendisliği mezunuyum. İnternet flörtlerinde zorlanıyorsanız hemen yardımcı olabilirim. Sadece bir tık uzağınızdayım. www.drsanalask.com

 

Temmuz 2016 - OT Dergi, Sayı 41