Beth, kardeşinin neden böyle öfkelendiğini hemen anlamış, sinsice sırıtarak “Doğru söylüyorum. Erkekler melek olamaz. Yani sen de melek olamayacaksın!” deyiverdi.
Erkekler melek olamaz. Yani sen de melek olamayacaksın!

"...Bir kişi nerede biter ve öbür kişi nerede başlar?" Iris Murdoch (Filozofun Öğrencisi)

Beth, bu eve, ne zaman, nasıl geldiklerini bilmiyordu. Dokuz yaşına gelene kadar annesine sormak da aklına gelmemişti. Dört yaşındayken "erkek kardeşin Şın" diye eve getirdikleri bebeğin, nereden geldiğini sormadığı gibi. Konu komşunun ve akrabaların bebeği görmeye geldikleri kalabalık bir gün, komşulardan biri "aman da leylek sana bir kardeş getirmiş..." deyince boş boş bakıp "ne leyleği?.." diye mırıldanmış, teyzelerden biri "kabacık içinden mi çıktı yoksa?" diye lafa karıştığında ise komşular gülüşmüş, akrabalar ise birbirlerine manalı bakıp tuhaf tuhaf gülümsemişlerdi. "Kabacık içinden çıkmadı; annemin içinden çıktı..." diye gülümsemişti Beth. Kimsenin bir şey söylemesine fırsat kalmadan da elini iki bacağının arasına götürüp adeta okşayarak: "İşte burdan..." diye eklemişti. Bu sırada misafirlere kahve ikram etmekte olan annesi Mirel Hanım, elindeki tepsiyi düşüreyazdı. Asıl şaşırtıcı olan, küçük Beth'in, kadınların bir ağızdan patlattıkları kahkahalar karşısında en ufak bir utanma belirtisi göstermemesi, tam aksine aynı el hareketini, kendi çevresinde dans eder gibi dönerek bütün kadınlara seyrettirmesiydi. Mirel, kızını kaptığı gibi içeri götürürken herkese duyuracak biçimde "çok ayıp kızım, allah allah, nereden öğreniyor böyle şeyleri..." diye söylenedursun; bu küçük gösteri, kadınlar arasında dedikodu malzemesine dönüşmüştü bile. O sırada pusetinde uyur gibi yapan Şın öfkeli bir çığlıkla avaz avaz ağlamaya başlamamış olsa, laf daha da uzayacak, belki de Mirel inceden sorguya çekilecekti. Mirel ise, bebeğinin çığlıklarını duymazdan gelip, yatak odasında Beth'i sorguluyordu: "Nerden duydun kızım bu yaptığın şeyi? Kim söyledi sana?" "Hiç kimse söylemedi..." "E nerden biliyorsun..." elini orasına götürmeden belli belirsiz işaret ederek "kardeşinin burdan çıktığını?" Beth şaşırmış gibi iki elini açarak: "Başka nerden çıkacak? Ben de oradan çıkmıştım ya..." Mirel o anda küçük oğlunun içerden gelen çığlıklarını duymaya karar verdi.

Şın, beş yaşını doldurduğunda Beth'e "neden bizim babamız yok?" diye sordu. Beth, soruyu duymamış gibi "biz bu eve nerden geldik?" diye mırıldandı. Sonra kardeşine dönüp "annem onun melek olduğunu söylüyor..." "Melek" diye mırıldandı Şın... "Ama bence annemiz yalan söylüyor!" "Neden?" "Erkekler melek olmaz da ondan..." Şın, irkilerek baktı ablasına. İçinde büyüyen öfkeyle "hadi be aptal. Sen yalan söylüyorsun!" diye ayağa kalktı. Beth, kardeşinin neden böyle öfkelendiğini hemen anlamış, sinsice sırıtarak "Doğru söylüyorum. Erkekler melek olamaz. Yani sen de melek olamayacaksın!" deyiverdi. Şın, ayakta, sinirden gözleri dolu dolu. İçinden, içeri koşmak, annesine yalancı diyen bu sinir kızı şikayet etmek geliyor ama bunu yapamaz. Babalarından kendilerine kalmış tek şey, duvarda asılı levha. Orada, bütün ailenin kesinlikle uyması gereken kurallar yazılı. Mirel, bu kuralları oğluna da okumuş. Defalarca. "Madde 4. Birbirinizi asla annenize şikayet etmeyeceksiniz." Şın'ın öfkesi, abla "melek olamayacaksın" diye kendisini kışkırtmaya devam ettikçe ağır ağır derin bir umutsuzluğa, gizli bir yaraya dönüştü. Aynadaki suratı, çirkin, gövdesi biçimsiz, hareketleri yaşlı bir kadınınki gibi yavaş ve uyumsuzdu. Genç kız? Üzüntüsünün ateşli bir hastalığa dönüştüğü gün, evde kimse yokken usulca ablasının odasına girdi. Önce soyunup çırılçıplak kaldı. Sonra gardroptan ablasının giysilerini çıkartıp birer birer üstünde denemeye başladı. Vücuduna çok büyük de gelseler,  on on beş dakika içinde aynadaki görüntü, melek olmaya hazır bir genç kıza dönüşüvermişti. Yaklaştı ve ablasının dili ve sesiyle "Günaydın Beth..." diye mırıldandı "buna ne diyeceksin bakalım?"

Bu ritüeli üçüncü kez tekrarladığı bir günün akşamı, sofrada Mirel, Beth'in çok sevdiği bir pantolonu almasına neden izin vermediğini açıklarken "kızım, bu pantolon beşinci kurala aykırı..." dedi. Kurallarda giyim kuşamla ilgili bir madde olduğunu hatırlamayan Şın, "beşinci madde neydi anne?" diye sorunca kadın, duvardaki levhanın yanına gidip okudu beşinci kuralı: "Kızların erkek, erkeklerin kız kılığına girmeleri kesinlikle tehlikeli ve yasaktır." Şın, buz keserek dinledi bu kuralı. Beth, ayağa fırlayarak "böyle bir kural yoktu anne" diye bağırdı. Şın, annesinin cevap vermesine fırsat vermeden, telaşla "Vardı!" dedi. "Beşinci madde neydi diye sen sormadın mı?" dedi Beth öfkeyle. "Bendim n'olucak. Ben onu altıncı madde sanıyordum." Mirel, oğlunun başını sevecenlikle okşarken, Beth yerine oturdu. Bir an düşündükten sonra meydan okur gibi annesine dönüp: "Biz bu eve nerden geldik anne?" diye tısladı. Kadın, sofradan aldığı boş tabaklarla mutfağa doğru yürürken başını çevirip. "Babanıza sorun, o anlatsın..." diye gülümsedi. İki kardeş bir süre sessizce önlerine sonra birbirlerine baktılar ve salonun arka tarafındaki koltukta birinin soluk alıp verdiğini işittiler. "Sen sorsana..." diye fısıldadı Beth. "Bana ne, sen sor..." diye cevap verdi Şın. İkisi de yerinden kıpırdamadı. O günden sonra Şın'la Beth'in yavaş yavaş bir babaları olmaya başladı.

Önceleri adamın sesini duyuyor ama kendisini göremiyorlardı. Ses, oğluna Mehmet, kızına Seher diye hitap edince saygıyla adlarının bunlar olmadığını söylediler. Ses, onlara Şın'la Beth'in uyduruk isimler olduğunu bildirdi. "Beth" Elizabeth'ten geliyormuş. Münasebetsiz bir büyük teyze, kız güzel olduğu için ona önce Elisabeth, sonra kısaca Beth demeye başlamış. Şın, Mehmet bebeğin doğduğunda sarı saçlı olmasındanmış. Sarışın'ın Şın'ı. Ve sağolsun anneleri de bu saçmalıkları düzeltme zahmetine katlanmamış. "Beceremedim canım, haklısın" diye boyun bükmüştü Mirel. Mirel değil Meral. "Benim Meral'im o... Mirel de ne?" Çocuklar, annelerinin kırık gülümsediğini, o sırada saçlarının bir el tarafından okşanmış gibi dalgalandığını görmüşlerdi.

Babaları Bekir Bey'i ilk gören Seher oldu. Yeni isimlerini öğrendikten üç yıl kadar sonra, Seher on iki, Mehmet sekiz yaşlarındayken bir akşam, eve dönmekte iki saat kadar gecikmişti Seher.  Annesiyle kısa bir tartışmadan sonra odasına girip kapıyı çarparak kapattı. Birden odadan önce sesler, sonra çığlıklar gelmeye başladı.

Mehmet, yerinden fırlayıp odaya doğru koşacakken Meral önünü kesip oturttu onu. Okuluyla ilgili saçma sapan sorular sormaya başladı. "Ablamın odasında biri var..." diye çırpındı Mehmet. "Baban var oğlum..." diye gülümsedi Meral, "özel konuşuyorlar..." Mehmet'in telaşı birden şaşkınlığa dönüşüverdi. "Ablam görebiliyor mu babamı?" "Bugün görmeye başladı..." diye müjdeledi Meral, "yakında sen de göreceksin..." Mehmet yutkunup "sen?" diye sorunca kadının bakışları gölgelendi. İç çekip "babanın çok işleri var biliyorsun... Ben de çalışıyorum..."

"Babam ne iş yapıyor?" "Babam matematik profesörüymüş..." diye fısıldadı Mehmet Seher'e.  Ablasının odasındaydılar. Oda darmadağınık. Seher'in kıyafet kuralına uymayan giysileri paramparça yerlerde. Kızın yanağında morluk var. Burnundan akan kan dudağının üstünde pıhtılaşmış, kırmızı bir bıyık gibi. "Soranlara öyle söyleyecekmişiz..." diye mırıldandı Seher, "aslında şairmiş babamız." Mehmet "Şair..." diye hülyalı tekrarlarken midesinde bir bıçak dönmüş gibi derin, dayanılmaz bir acı hissetti. "Bunlar hep benim yüzümden oldu Beth..." Kız telaşla kapıya baktı "Şşşş! Seher demelisin..." Şın, omuz silkip "kıyafet kuralını ilk ben çiğnemiştim..." dedi sesini alçaltmadan. Kız duymamış gibi, "ben de şiir yazıyorum, biliyor musun?" dedi. "Hani nerde?" Kız, kafasını gösterip "burda..." Şın, küçümseyerek "daha yazmadın yani" "yazdım ama kağıda geçirmedim" "Babam biliyor mu şiir yazdığını" Beth, suratını asarak "okumuş bile..." "ben de okumak istiyorum. Ben babam gibi okuyamam, senin okuman lazım" "Olur..." Beth, birden fırlayıp kapıyı bir süre dinledikten sonra usulca kilitledi. Dönüp yerdeki kesilip parçalanmış giysileri gardroba tıkıştırdı. Hızla çırılçıplak soyunup, sağlam kalmış bir iki parça giysisini üstüne geçirdi. En şıklarını.  Aynanın karşısında bir mendile tükürüp, pıhtıdan bıyığını siliverdi. Yatağının altına sakladığı küçük makyaj çantasından, fondöten, ruj ve göz kalemi çıkartınca "ya hadi... bi şiir okuyacaksın" diye sabırsızlandı Şın. "Şarkı..." diye düzeltti Beth. Fondötenle yanağındaki morluğu kapattıktan sonra dudaklarına ruj sürdü, gözlerine kalem çekti. Şın'ı karşısına çektiği seyirci koltuğuna oturtup, derin bir soluk aldı ve karşısında kendisini alkışlayan binlerce seyirci varmış gibi selamlar vererek sahneye adımını attı. Artık babasından yeni dayak yemiş on iki yaşında bir kız çocuğu değil, hayranlarına öpücük dağıtıp mikrofon gibi tuttuğu saç fırçasına "teşekkürler... teşekkürler... ne kadar güzelsiniz..." diye mırıldanan bir stardı Şın'ın seyrettiği. Nedense içinde kabaran ağlama duygusunu bastırmaya çalışarak bakıyordu ablasına. Sonra sessizlik. Sonra alçak sesle şarkı başladı:

"Bir zamanlar şöyle bir ev vardı

Çatısı yoktu bacası yoktu

İçeri girmek mümkün değildi

Çünkü o evin kapısı yoktu

Yatağınıza yatamazdınız

Çünkü o evde yatak da yoktu...

Yemeğinizi yapamazdınız

Çünkü o evde ocak da yoktu"

Şarkı, kapının dışardan zorlanmasıyla bitmeden kesiliverdi. "Seher, kızım neden kilitli bu kapı?" Beth, bir an donakaldı sonra ağlamaklı bir sesle "anne Mehmet'le bir şey konuşuyoruz, lütfen..." diye seslendikten sonra şaşırtıcı bir hızla kıyafetini değiştirip makyajını silmeye başladı. Meral, anlayışlı bir sesle "peki kızım, konuşmanızbitince gel, benim de seninle konuşacaklarım var" deyip uzaklaşınca iki kardeş bakıştılar. "Beğendin mi?" Şın başını salladı. "Babam beğenmedi..." diye söylendi Beth... "Daha kırk fırın ekmek yemeliymişim" "Ben çok beğendim..." Beth, kardeşinin sesinden, bakışlarından hem gerçekten çok beğendiğini hem de kıskandığını anlamıştı. Biraz düşündükten sonra, gözleri parlayarak "İstersen sana vereyim..." diye fısıldadı. "Nasıl vereceksin bana? Sen yazmışsın işte" "Daha yazmadım. Hemen verirsem olur. Senin de bana bir şey vermen lazım ama..." "Ne gibi?" "Sen de bana pul defterini ver..." Şın şaşırmış. "Ne yapıcan pul defterimi?" "Sana ne? Ben sana soruyor muyum şiiri n'apıcan diye?" Sonra kardeşine yaklaşıp kulağına fısıldadı. "Bak bu sır. Aramızda..." Merakla başını salladı Şın. "Benim bir erkek arkadaşım var. Hiç parası yok. Ona vericem. O da satacak." Şın, yine içinde dönen bıçağın acısını bastırarak "Hoppala... parasızsa sana ne? Sadaka mı vericen..." "Anlasana salak. Biz aşığız birbirimize. Beş paramız yok. Hiçbir yere gidemiyoruz. Para lazım bize." Meral, yine seslenince kapıya doğru yürüdü Beth.  Alçak sesle "şiirimle pul defterini değiş tokuş edicez. İşine gelirse..." Çıkıp gitti. Şın, odada tek başına kalmış. Eğilip ablasının yatağın altına tıkıştırdığı makyaj çantasını çıkardı. Açıp kokladı. Ruju çıkartıp dudaklarına sürer gibi yaptı. Sürdü. T-Shirtünü çıkartıp, ablasının "konserde" giydiği bluzu üstüne geçirdi.  Aynanın karşısına geçti. Hiç ses çıkartmadan dudaklarını kıpırdatarak şarkıyı söylemeye başladı. Şarkının kesildiği yere geldiğinde, bir an sustu. Sonra gerçekten kendi yazmış gibi, son iki dizeyi şiir olarak sonuna kadar, yüksek sesle mırıldandı:

"Ama güzeldi pek çok güzeldi

Sokağı yoktu adresi yoktu..."

Şın, ablasına pul defterini verdikten hemen sonra derin bir pişmanlık kapladı içini. Pullara düşkünlüğünden değil, çoktan bıkmıştı pul biriktirmekten. Kağıda bile geçirmediği şiir işkence ediyordu ona. Kafasında sürekli dönüp duran monoton melodi, bir türlü unutamadığı ve günde bilmem kaç defa içinden tekrarladığı sözler. Dersleri kötü gitmeye, uykusundan ağlayarak uyanmaya başlamıştı. Ama asıl can yakıcı olan; Beth'in umursamazlığıydı. Pul defteri satılıp, ceplerine azıcık para girdiğinden beri başka bir insan olmuştu. Artık herkese görünmeye başlamış olan Bekir de, kızından enikonu nefret etmeye başlamıştı.  Azarlar, pisliğe bakar gibi bakmalar, dayaklar... Ama en kötüsü, ablasının bunları umursamaması ya da umursamıyor görünmesiydi.

Başka bir sorun da baba görünür oldukça, Meral'in yavaş yavaş görünmez olmasıydı. Kimi zaman evin içinde uzun uzun aramaları gerekiyordu onu. Bulduklarında kadın hep gülümsüyor, bir şey sorulduğunda yine gülümseyerek, duvarda asılı levhanın maddelerinden birini mırıldanıyordu. Bekir'in zuhurundan beş yıl sonra Meral'den geriye yalnızca bu gövdesiz, sessiz, kırık gülümseme kalmıştı. Bu halde nasıl işe gidip gelinir, ev işleri nasıl eksiksiz yapılır?.. Nasıl gövdesiz kanser olunur? Bekir, bir akşam Seher'le Mehmet'i karşısına oturtup annelerinin kanser olduğunu söyleyince, kardeşler bir an bakışıp birbirlerine sessizce bu soruyu sordular. Sonra Seher, babasına dönüp sesi titreyerek "annem ölecek mi?" dedi. "Ne münasebet kızım. Çok erken teşhis edildi. Tıpta büyük ilerlemeler var. İyileşecek. Çetin cevizdir benim Meral'im.  Ama bizim de ona destek olmamız gerek."

Nasıl? Meral, hastanedeki yatağında, iyice eriyip gitmiş gövdesine kavuştuğundan beri Beth, onun yüzünü bile görmek istemiyor gibiydi. Hastaneden eve çıkartıldıktan sonra da, kadının odasına girmesiyle çıkması bir oluyor. Mehmet, bir süre ilgilendi annesiyle. Ama hiç konuşmadan gülümseyen kadının yanında oturmak çok sıkıcı. Bekir, ortalarda yok. Bazı günler hiç gelmiyor. Geç vakit geldiğinde de yorgun, mutsuz, suratı asık.

"Neden annenizi ziyaret etmiyorsunuz?" Bekir'in erkence geldiği bir akşamüstü sorduğu bu soruya, yine birbirlerine bakarak susmakla cevap verdi Seher'le Mehmet. "Annenizin size ihtiyacı var... Bakın, ben işimi gücümü bıraktım. Günlerimi, kimi zaman gecelerimi onun başucunda geçiriyorum.  Ama o çocuklarını özlüyor..." Kardeşler mahçup, başlarını eğip bir şeyler mırıldanmakla yetindiler. Bekir, daha fazla üstlerine varmak istemedi. Kalkıp ellerini arkasında bağlayıp salonda volta atmaya başlayınca, iki kardeş sessizce gidip annelerinin oda kapısını araladılar. Mirel'in yalnızca kırık tebessümü asılı duruyor boş yatakta.  Bir şeyler mırıldanıyor. Dua gibi.  Anlaşılmaz... 

Mehmet, o gece değişmeye karar verdi. Önce duvarda asılı levhadaki kuralları aynen defterine geçirdi. Seher, bunu neden yaptığını sorunca kıza acırmış gibi bakıp: "Çoğaltıcam. Bildiri olarak dağıtıcam." "Dağıtıcan mı? Nerde?" "Önce okulda. Sonra kahvehaneler, pazar yerleri, sokaklar, gecekondu mahalleleri... Halkımızın olduğu her yerde!" Ağzı yarım açık kalmış Seher'in. "Halkımız..." diye mırıldandı. Sonra irkilip, alçak sesle: "Babamızın haberi var mı bunu yapacağından. Hem bunu yapmak gizlilik kuralına aykırı değil mi?" Mehmet, uzaklara bakarak acıyla gülümsedi. "Babamız çok yaşlandı Seher... Annemizin ölümünden sonra iyice çöktü. Artık görev bizim." Seher, nerdeyse hayranlıkla bakıyor kardeşine. "Sen ne zaman büyüdün böyle?" Mehmet, olgun bir gülümsemeyle "sen kendine bak ablacım. Saçında beyazlar bile var." "Yok deve!" diye fırladı yerinden Seher. Salondaki aynada kardeşinin yalan söylediğine emin olana kadar saçlarını karıştırdı. Sonra iki kardeş oturup epey bir tartıştıktan sonra, Mehmet'in on altı yaşında olduğuna karar verdiler. Buna dört ekleyince Seher'in de yirmi yaşına geldiği anlaşıldı.

Kardeşler bu önemli konuşmayı yaptıktan tam kırk gün sonra, terörle mücadele timleri evi basıp, Bekir'i gözaltına aldılar. Ev aranmadı. Tim amiri olduğu anlaşılan yaşlıca bir sivil, doğrudan duvardaki levhayı alıp Bekir'in burnuna sokarak: "Bu nedir hocam?" diye sordu alaycı bir ifadeyle. Bekir, hiç telaşsız "karınca duası. Görmüyor musunuz?" diye cevap verdi. Bu sefer levhayı kardeşlere doğru uzatıp, aynı soruyu sordu sivil. Gerçekten de levhanın üstünde, Arapça mı, İbranice mi,  Aramice mi ne olduğu anlaşılamayan kargacık burgacık şekillerden başka bir şey yoktu. Şın'la Beth, bir ağızdan "karınca duası..." diye mırıldandılar.

Terörle Mücadele Tim'i, babalarını alıp gittikten sonra ağır bir sessizlik çökmüştü eve. Şın'la Beth, bir saat kadar hiç konuşmadan yan yana oturdular. Sonra Beth, alçak sesle "Ben şiirimi geri istiyorum" diye mırıldandı. "Aldatıldık Beth..." diye cevap verdi Şın. "Ben şarkıcı olmaya karar verdim ve şiirimi geri istiyorum..." diye diretti Beth. "Şin Bet nedir biliyor musun sen?" dedi Mehmet nerdeyse bağırarak. "Ben şarkıcı olmak istiyorum Şın. Ne adımız, ne karınca duaları, ne de o uğursuz kurallar umurumda. Şin Bet'in ne demek olduğunu bilmiyorum. Bilmek de istemiyorum. Ben sahneye çıkmak, güzel giysiler içinde, ışıklar altında, bana hayranlıkla bakan, el sallayan, öpücükler gönderen insanlara güzel şarkılar söylemek istiyorum. Şiirimi geri istiyorum."

Bekir, yirmi beş gün gözaltında tutulduktan sonra salıverildi. İyice zayıflamış, yüzü çökmüş ve annelerininkini andıran bir gülümsemeyle boyanmıştı. Üç ay sonra da "biraz dinlenmeye ihtiyacım var" deyip yattığı yatağında ölü bulundu. Mehmet'in eve getirdiği Belediye Hekimi cesedi şöyle bir inceledikten sonra "Kalp yetmezliği... Doğal ölüm..." gibilerden bir rapor çiziktirdi. Beth, adamın evden çıkarken belli belirsiz gülümseyerek Şın'a bakıp göz kırpmasına bir anlam veremedi. Bunu umursamadı da... Gece evde baş başa kaldıklarında "Biz bu eve nerden gelmişiz?" diye sordu Şın'a. "Bilmem" anlamında ellerini açtı Mehmet. "Söylemedi mi?" Şın, bir şey demeden ablasına baktı ve onu nasıl canı acıyarak sevdiğini, o korkunç değiş tokuşun kendisini nasıl mutsuz ettiğini, çaresiz, soluksuz bıraktığını düşündü. Elinden gelse oracıkta geri verirdi şiirini.  Ama nasıl anlatsın ki artık çok geç. Çoktan yiyip bitirdi ve unuttu o şiiri. Ezip ezip, kokusunu kendi yazmaya çalıştığı uzun ve sıkıcı şiirlere sürdü. Pul defteri bir işe yaramış olsa bari...

Şiir/Şarkı: Deniz Türkali

 

Kasım 2016 - OT Dergi, Sayı 45