Düşünüyorum ama söyleyecek bir şey bulamıyorum... Ne denir ki gitmek isteyene güle güle dışında?
Düşünüyorum ama söyleyecek bir şey bulamıyorum...  Ne denir ki gitmek isteyene güle güle dışında?

SON

"Sana bir sır vereyim..." Yüzüme bile bakmıyor.

"Seviyorum... Biliyorum, bu bir sır değil diyeceksin ama bence sır. Gerçekten... Sır içinde kalmalı insanın, diye düşünebilirsin. İyi de, hangi sır kalır ki insanın içinde? Sır dediğin şeyi ne kadar çok kişi bilirse, sahiciliği de o derece artar. Hem sır sahibinden saklanır, dostlardan değil."

ARZU EDİLEN

Usulca doğruluyorum yatağımdan. Gözüme ilk çarpan şey, mektubum. Başucumda duruyor. Huyumdur, hep sağımdan kalkarım. Besmele çekmem ama yine de sağımdan kalkınca günümün güzel geçeceğine inanırım. Ritüelim bununla sınırlı değil. Bir bardak su içerim uyanır uyanmaz, oda sıcaklığında. Unutursam, bağırsaklarımın o gün iyi çalışmayacağını düşünürüm. İçeceğim suyun içine, akşamdan, bir dilim limon, bir dilim salatalık, bir dal nane koyarım. Yani hepsini birden değil, o akşam evde hangisi varsa onu. Suyumu içtikten sonra duşa girerim.  Bu duş meselesi çok sonradan başladı. Çocukluğumda ya da gençliğimde böyle bir şey yapma şansım yoktu. O yüzden şimdi tadını çıkarıyorum. Duştan sonra, belime kadar uzamış saçlarımı bir güzel tarar, makasla bıyığımı düzeltir, en son da sakalıma çekidüzen veririm. Bütün bunları yaptıktan sonra giyeceklerimi seçerim. Her defasında akşamdan hazırlasam ne güzel olurdu diye düşünürüm. Giyindikten sonra, beta balığıma yemini verir ve sağ ayakla dışarı çıkarım. Bugün özel bir gün olduğu için, bütün ritüellerimi daha bir özenle yapıyorum. En ince ayrıntıyı kaçırmadan hem de. Bugün büyük gün. Kalbim yerinden çıkacak gibi. Ritüelimin tek farkı, gece uyumadan yazdığım mektup. Usulca cebime koyuyorum. Çok sevdiğim bir kadın var, onunla buluşmaya gidiyorum. Uzun süredir gizli gizli seviyordum. Çok güzel bir kadın. Bir bakan bir daha bakıyor. Saçları kısacık. "Erkek gibi," diyor kimi, ama ben ona kısa saçı çok yakıştırıyorum. Sonra burnu, burnu biraz büyük... gibi. Her ne kadar yüzünde orantısız ve biraz da yan gibi duruyor sansanız da dikkatli bakınca öyle olmadığını hemen anlıyorsunuz. Hiç kaşı yok. Kaşlarını kalemle çiziyor. Bazen birini diğerinden daha farklı çiziyor ama bence bilerek yapıyor. Gözleri hafif şehla. Bir yere odaklandığı zaman, hele hele bana, başkasından daha çok şey gördüğüne inanıyorum. Boyu çok uzun değil. Olsun, benim de uzun değil. Bir de sürekli diyet yapmasını istiyorlar ama o yapmıyor. Bence de yapmasın. Çok güzel gülümsüyor. Gülümsediğinde ön dişlerinin arasındaki boşluk... eliyle kapatmasa daha güzel bence. Gülüşüyle kimseyi rahatsız etmek istemiyor.

İki yıldır tanıyoruz birbirimizi. Çok iyi arkadaşız. Dostuz. Sırdaşız. İnsan sırdaşına âşık olunca benim gibi, hemen söyleyemiyor tabii. İçine atıyor. Ben de içime attım. Hem de son bir buçuk yıldır.  Evet itiraf ediyorum, tanıştığımızdan altı ay sonra ona âşık olduğumu anladım. Ama söylemedim. İçime attım. Bir gün canıma tak etti, her zaman buluştuğumuz yere çağırdım. Deniz kenarında bir kafe. Her zaman oturduğumuz masaya oturdum. Geldi, "Otur," dedim, "Sana çok önemli bir şey söyleyeceğim." Dikkatle konuşmamı bekledi. Zaten ben bir şey söyleyecek olsam, hep böyle dikkatle dinler. Derin bir nefes aldım, daha bir dikkatle baktı. Bütün cesaretimi topladım, "Ben bu yıl okulu bırakıyorum," dedim... Diyebildim... Yoktu öyle bir şey ama başka bir şey uyduramadım ne yapayım. "Gidiyorum bu kentten," dedim. Uzun bir nasihat çekti ve ben okulu bırakmaktan vazgeçtim. O kadar uzun konuştuk ki, eve giderken kendime kızdım, "Neden okulu bırakmak istiyorsun," diye.

GERÇEK

Bugün o çağırdı. Aynı kafeye, eminim aynı masaya. Elim cebimde, mektubun sıcaklığında. Kafeye girdim, o da ne? Bütün masalar dolu. Her zaman oturduğumuz masaya bakıyorum, o da dolu. Uzak bir köşede oturuyor. Yanına gidiyorum ama aklım bizim masada.

"Otursana," diyor.

"Bizim... yani şu masa?"

"Ne fark eder ki? Otur hadi."

Aklım masada. En son dün gece görüşmüştük. Bir garipti. Bana bakıyor ama sanki bakışları beni deliyor. Gözleri üzerimde ama gördüğü ben değilim sanki.

"Ne oldu?" diye soruyorum.

"Anlatacağım, sana ihtiyacım var," diyor.

Uzunca susuyor. Merakla bekliyorum. 

"Ben gidiyorum," diyor. Beynimden vurulmuşa dönüyorum. ‘Nereye?' bile diyemiyorum şaşkınlıktan.

"Bu kent, hayal kırıklığından başka bir şey değil benim için, bu ülke de." diyor. "Aradığım hiçbir şeyi bulamadım. Ne arıyorum bilmiyorum. Sadece arıyorum... ama bulamadığımı biliyorum. Sadece bir his bu."

Susuyorum...

"Gideceğim... Gideceğim yerde mutlu olabilecek miyim, ya da aradığımı bulabilecek miyim bilmiyorum... Yine de denemek istiyorum. Bir yere saplanıp kalmak, ölüm gibi geliyor bana. İnsan sadece mezarına saplanıp kalmalı, başka bir yere değil. Belki de gitmek sadece yaşıyor olduğumu hissettirecek bana. Belki sadece yaşadığımı hissetmek için gitmek istiyorum."

Düşünüyorum ama söyleyecek bir şey bulamıyorum...

Ne denir ki gitmek isteyene güle güle dışında?

"Neden sustuğunu biliyorum."

Gözlerim açılıyor. ‘Yok canım, biliyor olamaz,' diyorum içimden. "Beni ne kadar sevdiğini biliyorum. Bensiz bu kentin sana ne kadar ağır geleceğini biliyorum. Yine de gitmek zorundayım. Yoksa bu kent ölümüm olacak."

Usulca iki elini uzatıyor masanın üzerine. Mecburen elimi cebimden çıkarıyorum, mektubu kendi halinde bırakıp ellerimi uzatıyorum. Sıkıca tutuyor ellerimi, "Biliyor musun? Bu kentte unutmayacağım tek şey sensin. Samimiyetin, dostluğun, kardeşliğin, gözlerin, bakışın... ne güzel bakıyorsun... kimisi şaşı diyor ya sana... ben çok seviyorum bakışlarını... sanki içimi görüyor..."

İÇMEK GÜZELDİR

Hâlâ ağlamamış olmam bile bir şey. Gözüme toz kaçtı sadece... Eve nasıl geldiğimi de hatırlamıyorum. Onca yolu yürümemişimdir herhalde. Ne ara içtim ben bu kadar?

Beta balığıma bakıyorum. Birbirimize bakıyoruz yani. Ama o benim kadar uzun bakamıyor. Mektubu zarfından çıkarıp masaya bırakıyorum. Balık bir an tedirgin oluyor. "Sana bir sır vereyim..." Yüzüme bile bakmıyor. "Seviyorum... Biliyorum, bu bir sır değil diyeceksin ama bence sır. Gerçekten... Sır içinde kalmalı insanın, diye düşünebilirsin. İyi de, hangi sır kalır ki insanın içinde? Sır dediğin şeyi ne kadar çok kişi bilirse, sahiciliği de o derece artar. Hem sır sahibinden saklanır, dostlardan değil."

Yanıt beklemiyorum. Mektuba takılıyor gözüm. Son satırına bakıyorum. En sevdiğim şiirlerin birinden bir dizeyle bitirmişim; "gidersen yıkılır bu kent..."

 

Kasım 2016 - OT Dergi, Sayı 45