Dokuz yaşında kız çocuklarının evlenme yaşlarını tartışan, din âlimi geçinen zalim soytarılar geldi aklıma. Cennet meraklısı bu zalimler mi gidecek oraya?
Dokuz yaşında kız çocuklarının evlenme yaşlarını tartışan, cennet meraklısı bu zalimler mi gidecek oraya?

Yıllardır kaçıyorum insanlardan. Bir kırgınlığım olduğundan ya da kibirimden, çok doğru bir adam olduğumdan değil. Ne bileyim, birden çekildim kabuğuma; öyle dostluklara, aşklara, kan bağına falan pek sallamıyorum uzun zamandan beri. Sanırım insanların hayal kırıklığı olmaktan bıktım. Kendime yetmeyi çok uzun zaman önce öğrendim. Gemileri yakıp evi terk ettiğimde daha çocuk bile değildim. O çocuk aklım ile kendime göre sebeplerim vardı. İyi mi yaptım kötü mü yaptım hiçbir zaman düşünmedim. Öylesine hastalıklı bir düşüncedir ki bu kendinizden tiksinirsiniz bazen. O kadar alışmışım ki hesap sormamaya ya da hesap vermemeye, karşınızdaki insan için çok sinir bozucu olabiliyor bu durum. Kavga etmiyorum mesela senelerdir. Bana yapılan haksızlıkları görmezlikten geliyorum, yaptığım haksızlıkları da tartışmıyorum bile.

Çok uzun süre yurt dışında yaşadım. Yaşadım derken pek de yaşamadım aslında, gezdim durdum yarınları düşünmeden, düne fazla takılmadan. En son karar verdim; Şilili bir kız arkadaşım vardı, Meksika'ya yerleşecektik. "Cozumel'' denilen bir ada. Küçük bir motorsiklet ile yarım saate etrafını dolaşabileceğiniz, yılın on iki ayı güneş, yerel halkı fakir ama gülümseyen bir cennet bahçesi. İstanbullu bir çift ile tanışmıştım orada. Okul yıllarından başlayan aşkları hiç bitmemiş. Sabretmişler, birbirlerini beklemişler ve okul bitince evlenip işe başlamışlar. "Baksan uzaktan çok güzel bir hayatımız vardı. İkimiz de beyaz yakalıydık. Huzurluyduk ama öyle olmadı. Kemirmeye başladı İstanbul bizi. Çürüdüğümüzü hissettik. Sonra bir gün karar verdik, ne var ne yok satıp, maaşlarımızı da alıp istifaları basarak buraya geldik'' diye anlattılar.  Küçük bir Türk restoranı açmışlar. Cruse gemilerinin geldiği koyda, gemilerde çalışan Türk garsonlar ve yerel halk, bazen de turistler geliyor mekana. Sucuklu yumurta bile yapıyorlar. Çok az kazanıyorlar ama mutlulular.

Neyse, ben de gidip geldikçe muhabbeti arttırdık. O sıralarda Amerika'daydım. Lüblanlı bir abinin San Francisco'da epey lüks bir restoranı vardı. Bana güzel maaş ile iş teklif etmiş, haber bekliyor. Kafama da yatmıştı aslında.  Ama bu Cozumel'deki mekan daha da hoşuma gitmişti. Lübnanlı abinin teklif ettiği maaşın onda birini bile kazanmayacaktım ama ne bileyim, içime daha da bir sindi. Tüm hazırlıkları yaptım, kararımı verdim Cozumel'e yerleşeceğim.

"Gittiği yere kadar gider'' hep benim hayat felsefem oldu. Yine "gittiği yere kadar gider'' diyerek bavulu hazırladım ki bir fırtına çıktı Meksika sahilinde... Her fırtınaya kadın ismi veren Amerikalılar buna da "İsabel Hurricane'' dedi. Fırtına bittiğinde, benim ömrümün geri kalanını geçirmeyi planladığım Cozumel adası haritadan silindi. Elimde valiz, mal mal televizyonda yerle bir olmuş adanın görüntülerini izledim on dakika kadar. O sinir ile bindim uçağa, döndüm geldim memlekete.

Döndüm geldim işte. Giderken de düşünmedim dönerken de... Döndüm geldim gelmesine de hiçbir şey bıraktığım gibi değil. Eskisen bir dilim ekmeği paylaşan yurdum insanı bir dilim pizza için birbirlerini parçalayacak kadar vahşileşmiş. Eskiden bir muhtaçlık vardı insanlarda birbirlerine karşı, artık bitmiş tükenmiş.

Borç alıp verirlerdi, kredi kartı icat olmuş. Kimsenin kimseye bir eyvallahı kalmamış. İyi mi olmuş kötü mü olmuş bilemedim de herkeste bir karamsarlık, bir panik. Özal'ın bir hayali vardı. "Türkiye küçük Amerika olacak'' olmuş. Tam Amerika olmuş buralar. Sudan çıkmış balık gibi oldum bende.  Ama ne yapacaksın? Memleket çekiyor, tutunmaya çalıştım hayatın bir tarafından. Birkaç işe girdim tutunamadım. Her geçen gün ümitlerim söndü. Geçmiş ile ilgili pek sorunum yoktu, pişmanlıklarım da yoktu, sonra kendimi sorgulamaya başladım. Etrafımda bir kalabalık ama yapayalnız geçti epey bir süre. Hiç aklımda yoktu yazmak, hiçbir zaman bir hayalim olmadı anlatmak ile ilgili. Zaten herhangi bir eğitimim de yok. İşin daha saçma tarafı, doğru dürüst imla kuralları ve Türkçe'ye de hakim değildim. Bir gün oturdum bilgisayarın karşısına, kusarcasına yazmaya başladım.  Aklıma ne gelirse saatlerce yazdım durdum, iyi geldi. Günlerce, gecelerce sadece yazdım. Önce kimselere anlatamadıklarımı, yaşadıklarımı, pişmanlıklarımı yazdım. Sonra hayal gücümü kullanmaya çalışarak karakterler, aşklar, dünyalar yarattım yazdım. Yazdıkça, daha doğrusu kustukça biraz hafifledim.

Sonra birden sıkıldım yazmaktan. Yıllar önce çalıştığım bir otele, geçen sene işe girdim barmen olarak. Bana verdikleri para için değil, biraz kafam dağılır diye düşündüm.  Alanya'nın en eski otellerinden birisi. Sadece İskandinav müşteri kabul ediyor, sakin, huzurlu bir yer. Fil mezarlığı gibi bir yer, personelin çoğu yolunu şaşırmış tipler. Tek dertleri bir adresimiz olsun, biraz huzur bulalım. İyi geldi yıllar sonra çalışmak. İnsanlar ile yıllar sonra biraz iletişim kurmak rahatlattı. İnsana dair umutlarımı arttıran bir olay yaşadım geçen sene. Belki fazla ciddiye aldım ama hayata dair umutlarım arttı.

Bir çift vardı otelde. İsveçliler. Kadın ve adam kırklı yaşlarında. Yetmişli yılların hippileri gibi giyiniyorlar, johon lennon gözlükleri var ikisinin de, başlarında renkli bandanalar. Durmadan gülümsüyorlar ve otelin havuzunda birbirlerine kur yapıyorlar. Bir de yanlarında yedi yaşlarında zenci kız çocuğu var, belli ki evlatlık almışlar. Fazla dikkat çeken bir aile değildi. Pek kimse ile yüz göz olmuyorlar. Ben de otelin neredeyse tüm alanlarına hakim olan bardan seyrediyorum. Uzaktan, evlatlıkları ile şakalaşan bu çifti izliyorum. Pek gelip gitmiyorlar bara. Bir gün adam, evlatlığı ile birlikte yanıma geldi. Çok kibar bir dille, açık büfedeki yemeklerde domuz eti olup olmadığını sordu. Ben de yemeklerin hiçbirinde domuz eti olmadığını ama isterlerse yönetim ile konuşabileceğimi söyledim. Adam gülümseyerek başını salladı ve teşekkür etti. Tam gidecekken merak edip sordum "Neden domuz etini merak ettiniz? Alerjiniz mi var?''...  Adam o sıcak gülümsemesini bozmadan "Hayır, kızım Müslüman, domuz yemiyor'' dedi. Baktım şaşkınlık ile yüzüne "Siz de mi Müslümansınız?'' diye sordum. Adam "Hayır, ben ve eşim ateistiz ama kızımız Müslüman'' dedi. Kafam karman çorman, baktım yüzüne "Nasıl yani, eğer çok özel olmayacaksa ben bir şey anlamadım'' dedim.  Adam, büyük bir sabırla anlatmaya başladı "Ben ve eşim uzun zamandır birlikteyiz. Evlendik ve çocuklarımız olsun istedik ama olmadı. Sonra, bir evlatlık almaya karar verdik. Kızım Afrikalı, ailesi iç savaşta öldürülmüş. Daha bir yaşında bile değildi İsveç'e geldiğinde. Biyolojik ailesini araştırdık.  Anne ve babası Müslüman'mış. Biz de eşim ile beraber elimizden geldiğince İslamiyet'i araştırdık ve kızımıza dini eğitim vermeye çalışıyoruz. Onu kendi düşüncelerimiz ile değil, ait olduğu toplumun kuralları ile yetiştirmek istedik.''... Sonra gülerek "Elbette kurban kesemiyoruz ama en azından ona namaz kılmayı, dua etmeyi öğretmeye çalışıyoruz ve onun dini gereği mümkün olduğunca domuz eti yemesine engel oluyoruz. Büyüdüğünde ve kendi kararlarını kendisi verebilecek yaşa geleceği güne kadar bizim düşüncelerimiz ile değil de kendi seçimlerimleri olmasını istedik. İleride kendisi karar verir; İslamiyet mi yoksa ateist mi ya da başka bir düşünce mi"...

Ağzım açık dinledim bu güzel insanı. Teşekkür edip kızını kucağına aldı ve koşarak havuza atladılar.  Öylece baktım kaldım. İnsan denilen yaratığa bir güven tazeleme gibi bir duygu yaşadım, anlatması zor. Sonra ülke gündeminde, dokuz yaşında kız çocuklarının evlenme yaşlarını tartışan, aklınca din âlimi geçinen zalim soytarılar geldi aklıma. Cennet meraklısı bu zalimler mi gidecek oraya, yoksa bu ateist adam ve kadın mı?

 

Ağustos 2015 - OT Dergi, Sayı 29