Bir hayatı sırtında taşımak, kentli kibrin kavrayabileceği bir şey değil. Sırtında taşıyamayacağın mülkün peşine düşmemek mesela.
Bir hayatı sırtında taşımak, kentli kibrin kavrayabileceği bir şey değil. Sırtında taşıyamayacağın mülkün peşine düşmemek mesela.

Bu ülkenin insanlarını Yeşilçam'a bağlayan şey nedir diye sorsalar, hiç düşünmeden acıklı hikâyeler cevabını veririm. Doğusundan batısına, muhafazakârından sekülerine, Türkünden Kürdüne insanları yakın kılan iç acılarıdır.

"Gelirken mendillerinizi getirmeyi unutmayın" anonsları sadece bu ülke sinemasının fragmanlarında işitildi. O zamanlar mahallemizden Anadol veya çarpık ayaklı Skoda kamyonetler geçiyordu. Yazlık sinemada o hafta gösterilecek filmlerin afişleri, arabanın kasasında iki yana asılarak, mahalleler arasında anonslarla dolaşılıyordu. Gösterilecek filmlerin acıklı olduğu, mendil uyarısıyla hatırlatılıyordu.

Ben mesela Orhan Gencebay'ın "Leyla ile Mecnun" filmini teyzemle birlikte o yazlık sinemada izledim. Önce herkes kendini tuttu. Sonra hikâye karnımızı deşip ciğerimize dokunmaya başladığında, önce mahallenin kadınları sonra delikanlıları karanlıktan istifade gözyaşlarını salıverdiler. Sinemada bir Orhan Gencebay'ın yürek dağlayan sesi, bir de hıçkırıklar duyuluyordu. Herkes Mecnun'u sebep gösterip kendine ağlıyordu. Herkes Leyla'yı gösterip kendi kaybedişlerine ağlıyordu. Böyle anlarda kimse kimsenin yüzüne bakıp da utandırmamaya özen gösterirdi.

Sadece sinema değil, bizi arabesk müziğe bağlayan şey de acıklı müzik ve sözler. Yakın tarihi acılarla örülmüş bir halkın yine acıklı hikâyelere sığınmasını Batılı sosyolojik argümanlarla açıklayabilmenin pek mümkünatı yok. Güldüren şeyleri de seviyoruz ve fakat gerçek olan acıklı olandır diye düşünüyoruz.

Bir arkadaşım Sarıkeçililer'in develeri üzerinden anlatmıştı, ben de lafı oraya getirmek istiyorum. Sarıkeçililer, bu memleketin Toroslar'da yaşayan son göçerleri. Göçer olmak hali, insanın toprakla, hayvanla, hayatın tümüyle ilişkileri açısından, biz yerleşiklerin kavrayamayacağı bir hâl.

Çadırlarını bir yere kurabildilerse "yurt" edindiler demektir. Bir hayatı sırtında taşımak, kentli kibrin kavrayabileceği bir şey değil. Sırtında taşıyamayacağın mülkün peşine düşmemek mesela. Biriktirmemek, ihtiyacı olanla paylaşmak, tevekkül etmek, yolda olmak, yolun kaderine razı gelmek, rızıkla aradaki perdeleri kaldırmak.

Bunları şimdilik geçelim. Derdim başka...

Bazen gebe deve, yavrusunu doğurduktan sonra duygusal olarak bağlanamıyormuş. Bu kırılma yüzünden dünyaya henüz gözlerini açmış yavrusunu emzirmeyi reddediyormuş. Allah kimseye vermesin. Yavruyu emzirmemek ne demek! Aç koyup ölüme yolcu etmek. Bir anayı yavrusuna yabancılaştıran kırılma, arada oluşan o duygusal mesafe nasıl güçlüyse artık, yavrusu düşman gibi görünüyormuş gözüne. Değil yüzünü, gözünü öpüp, sarmak; sütünü bile fazla görüyormuş yavrusuna.

Ana deve, öte yanda kendi başına beklerken, yavru deve nafile inliyormuş açlıktan. Anasının sütü yoksa, dünyanın binbir türlü nimetini önüne yığsan o yavrunun inlemesi bitmez.

Ana ile yavru arasındaki bu derin kopuşu, duygusal kırılmayı fark eden göçer çalgıcılar duruma hemen müdahale ederlermiş.

Yavrusuna karanlık gözlerle bakan bir ananın yüreğini yumuşatmak, kalbini döndürmek kolay mı sanırsınız? Hayır. Değil.

Önce ana deveyi sessiz, sakin bir kenara çekerlermiş. Kimsesiz, bir başına. Arkasından başlarlarmış çalıp, söylemeye.

Öyle böyle ezgiler değil. İnsanın ciğerinde ince kesikler açıp, için için kanatacak türde, dertli şarkılar çalmaya başlarlarmış. İçli nağmeler, yakıcı sözler, acıklı uzun havalar, boğazı düğümleyen ara taksimler...

Yaklaşık yarım saat sonra, dağ, taş, ağaç, yaprak, gök, kuş; doğada çalgıcılar dahil her şey ağlarken, ana deve de, bu ıstırap yüklü şarkılardan, nağmelerden etkilenip gözyaşlarını akıtmaya başlarmış.

Ana devenin gözyaşlarını gören göçerler, hemen kenarda mahzun duran yavruyu alıp, ana devenin altına sürüverirlermiş. Yavru, anasının memelerine yapışınca, başlarmış sütünü emmeye.

Gözünden hâlâ yaşlar süzülen ana deve, artık bir daha yavrusundan ayrılmazmış.

Hikâyeyi duyunca çoktandır kafamda dönüp duran mesele, kendi adıma berraklığa kavuştu.

Memleketimiz diyorum; memleketimizin farklı kesimleri, son zamanlarda, gerçekte birbirleriyle ne kadar ortak varoluşlardan geldiklerini unutuyorlar. Politik argümanların havada uçuştuğu bir dönemde, derin bir duygusal yarılma yaşıyoruz. Ananın yeni doğan yavrusunu emzirmeyi reddetmesi kadar keskin bir kırılma. İnsanlar birbirine karşı siperde.

İnsanlar acımasız bir yüzle ötekini hırpalıyor.

Peki bu uzaklıklarımızı, bu kırılmalarımızı, bu derin boşluğumuzu ortadan kaldıracak bir şey var mı?

Başka türlü söylemek gerekirse, gözümüze yaş salacak, birbirimize yakınlaştıracak derin nağmeler nelerdir? Uzunca bir zamandır bunu düşünüp duruyorum.

Parti bildirileri, yönetmelikler, mutabakat metinleri, olağan toplantı notları, hiçbir şey ama hiçbir şey insanlar arasındaki kırılmayı ortadan kaldıracak sahici metinler değil.

Ne zaman edebiyattan, irfandan, sanattan, hikmetten söz açsam, etrafımdakiler bu uğraşıların zamansızlığından, apolitikliğinden dem vuruyor. Öyle değil. "Eski libas gibi aşığın gönlü / söküldükten sonra dikilmez imiş" diyor türküde. Eski libasımızı muhafaza etmenin başka yolunu bilmediğimden tüm bunlar. Gönül kelimesi bu arada gerçekte bizim söylediğimiz gibi değil Neşet ağanın söylediği gibi söylenir. Nasıl söylendiğinin önemi var. Mesele "zor" olsa bir şekilde hallolur ama mesele "zorumuş meğer" dersen bu dünyada hallinin yolu yok demektir. Aşığın gönlü diyordum. O gönül yırtılmasın diye bunca söz.

Belki de dinlediğimiz müziklerin, izlediğimiz filmlerin, okuduğumuz romanların acısı aramızdaki duygusal kırılmayı giderecektir. İçeriden bir şeyler söylemeye başladığımızda, hepimizin vicdanında ortak karşılıklar ortaya çıkacaktır. Çünkü uzun zamandır bu ülkede kimse sahici bir şey söylemiyor.

Mahallemize sinema anonsları yapan kamyonlardan başka ağıt hikâyeleri satan adamlar da geliyordu sık sık. Adamların ellerinde iki sayfalık sarı teksir kağıdına basılmış acıklı hikâyeler, boyunlarında asılı büyük Grundig teyplerde seslendiriliyordu.

Acıklı hikâyelerin sesleri mahalleyi doldurduğunda başka hiçbir sese yer kalmıyordu. Bütün sokak, kapı önleri, apartman boşlukları, evler, odalar acıklı bir hikâyeye yazılmış ağıtlarla doluyordu.

Herkesin hikâyesi bir yönüyle de olsa sarı teksir kağıtlarına basılabilecek kadar acılarla dolu memleketimizde. Tamam ama buna teslim olmadan bir şeyleri yeniden sorgulamak gerekir.

Yavrusuna küsmüşlere bazen bir kırık ezgi, bazen eksik bir öykü hatırlatmak mümkün müdür?

Acımızı saçtığımız her yeri "yurt" edinme umudu    var mıdır?

Ocak 2014 - OT Dergi, Sayı 11