Artık gönlüm olsun diye pazar kahvaltılarında benim de yorumum alınıyordu.
Artık gönlüm olsun diye pazar kahvaltılarında benim de yorumum alınıyordu.

Münir Özkul, Hulusi Kentmen ve dedem nasıl kendimi bildim bileli yaşlıysa, Aziz Nesin de öyleydi. Annem beni bebek arabasına yükleyip sahafları gezdiği bir gün, Aziz Nesin'in bütün kitaplarının toplandığı meşin ciltleri görmüş. Ansiklopedi boyutunda nefti yeşil, 10 cilt. Aziz Nesin benden ağırmış, annem beni kucağına alıp, ciltleri arabama koyarak eve getirmiş. Aziz Nesin, bebek arabamla eve taşınmış biri olarak evde her zaman bir aile büyüğü saygısı gördü.

Annem, ciltlerin benim çeyizim olacağını söylerdi. Ben de çocuklarıma okutacakmışım. Okuma yazma bilmiyordum... Öğrendim. Artık ben de akşamları sobanın yanında çekirdek çitleyip kitap okuyan annem; gazeteleri ilanlarına kadar okumakla övünen babam olabilirdim... Olamıyordum! Annemle ikimizken, annem çocuktu; parka giderdik, evcilik oynardık... Babamla ikimizken, babam çocuktu; at olurdu ben sırtına binerdim, deh dıgıdık! Annemle babam ikisiyken, onlar büyüktü. Okuduklarından oluşan kendi dilleri vardı, oraya sızamıyordum. Pazar kahvaltıları... Allah'ım ne kadar uzun gazete okur, okuduklarını birbirine anlatırlardı. Yazarlardan bahsederlerdi sonra, en çok da Aziz Nesin'den... Şu haber onun filanca öyküsünü aratmıyormuş. Anlamıyordum. "Babası bak Seray okumayı söktü"deki çocuğum onlar ikisiyken. Parmakla gösterilmek değil, onlarla muhabbet etmek istiyorum... Yeşil ciltlerin ilkini çektim, kucağıma alıp okumaya başladım. Okuduğum ilk büyük kitabıydı. Birinci sınıfa gidiyorum, yarım yamalak anlayarak da olsa biat ettim. "Seray Aziz Nesin okuyor!" Artık gönlüm olsun diye pazar kahvaltılarında benim de yorumum alınıyordu. Bizim çekirdek ailemiz, ben Aziz Nesin okumaya başladıktan sonra kuruldu.

Sonra eve "Ruslar" geldi: Büyük adamlardı. Sanki Alyoşa diye kirvemiz, Nikituşka diye gelinimiz var. Gruşenkagiller ben doğduğumda çeyrek taktığından biz onun oğlu İvan'ın düğününde çeyrek takmalıyız. Böyle bir samimiyet. Bu kez de onların kitaplarını okumaya giriştim. Karakterlerin adını unutuyor, bir deftere romandakilerin soy ağacını çıkarıyor, takıldıkça bakıyordum: Dimitriy, Fiyodor'un oğlu, Katya'nın nişanlısı... Anladığım kadarıyla bu Ruslar, başlarına büyük olaylar gelen, baktıkları her manzarada görkemli bir güzellik yahut derin bir sefalet olan insanlardı. Kızları evlenirken drahoma veriyordu. Ben iyi ki Rus değildim, drahomam yoktu.

Meşin kaplı bir günlük aldırdım. Evdeki Aziz Nesin ve "Rus" kitaplarına bakarak anlamıştım ki, önemli şeyler meşin kaplı kitaplara yazılır. Gördüğüm olayları yazmaya başladım. Lakin konu sıkıntısı çekiyordum. Bizim hayatımızda hiç Rus romanlarındaki gibi görkemli şeyler olmuyordu. Bir de Aziz Nesin vardı, onun yazdıklarını seviyordum ama bulduğu konuları nasıl yazmaya değer bulduğuna akıl erdiremiyordum. Ne vardı ki bunlarda, her gün başımıza gelen olaylar, ben bile yazardım! Yazamıyordum...

İlkokul dörde geçtiğim sene aileme yazar olmak istediğimi açıkladım. Beş yaşında, dansöz olmak istediğimi söylediğimde, babam, "Para takarken ellerler" diyerek veto koymuştu. Ona, "Kızın boynundan kurdele sarkıtırız, parayı oraya iğnelerler, bırak istediği işi yapsın," diyerek hayallerimin ardında duran annem de ilkokul 1. sınıfta ressam olmak istediğimde, "aç kalırsın" diyerek caydırmaya çalışmıştı. Yazarlığıma da bir kulp takarlar diye düşünüyordum ama çok sevindiler. Babam o hafta, fellik fellik sakladığım günlüğü okuyup, "aferim" dedi. Daha yazar bile değildim ama hayatım kamuya mal olmuştu...

O yaz kuzenimle köye, anneannemlerin yanına gittik. Erzincan'a. Bizim ev köyün en tepesinde. Arka tarafında bir kayalık keşfettim. Tıpkı Dostoyevski romanlarındaki, hani o kadar görkemli bir kayalıkla karşılaşmasalar kızların atlayıp intihar etmeyeceği, yaşadıkları aşk acısından bile daha büyük bir kayalık. Nihayet meşin kaplı günlüğümü alıp "çalışmaya" gideceğim bir "atmosfer" bulmuştum. Her gün oraya gidip yazıyorum. Belki de o kayalık o kadar görkemli olmasa yazamazdım! Bir akşamüstü, etimi acıtan bir kayanın üzerinde oturmuş "önemli şeyler" yazıyorum, "Bırssss, çö çö çö çö!" diye bir ses duydum. Bir baktım, köyün çobanı keçileri otlatmaktan getirmiş, o haşmetli kayalıktan "Me mee!" diyerek pıtır pıtır tırmanıyor keçiler, yürürken boncuk boncuk sıçanları bile var. Benim arka tarafımdan dedemle kuzenim geldi. Kuzenim, dedeme "Ben demedim mi arkadaki taşlıkta yazıyor diye," dedi. Keçiler, taşlık? Dostoyevski romanlarındaki sarp kayalıklar bir anda kolayca çıkılabilen bir taşlığa dönüşüvermişti. Evet ben büyük bir Rus yazar olamayacaktım. Zaten Erzincanlıydım...

Arı kovanlarının konduğu küçük kutuyu bahçeye taşıttım dedeme. Orası benim evim oldu. "Kapanıp" yazabileceğim bu sığınak, keçilerin sıçarak tırmandığı taşlıktan daha cazip geldi. Kendime, çocuk kitaplarındaki ağaç evlerle Aziz Nesin kitaplarındaki hapishanelerin bir ortasını bulmaya çalışıyordum. Artık, yazar olmak benim için hapse girmek demekti; hapishane, girilip bol bol kitap okunan, yazı yazmaya zaman bulunan yerdi. Aziz Nesin de anılarında sürekli yargılandığından, tutuklandığından bahsetmiyor muydu?

O yaz, televizyonda Sivas katliamını izledik. Aziz Nesin, sadece hapse atılmıyordu. Yakılmaya da çalışılıyordu...

Üniversiteye başlayıp kendi evime çıktığımda, Annem, "Al çeyizini evine götür," dedi. Ben büyük bir Rus yazar olamadım. Lakin çok kıymetli bir drahomam oldu: Hâlâ tek çeyizim, Aziz Nesin ciltleri...

 

Mayıs 2013 - OT Dergi, Sayı 03