Ama ölmedim. Yaşamam gerektiği için değil. Sadece ölemediğim için...
Ama ölmedim. Yaşamam gerektiği için değil. Sadece ölemediğim için...

 Gayya'nın anısına...

Yürüyorum. Yürünmesi gerektiği için değil. Sadece yürüyebildiğim için. Artık yürüyebildiğim için... Otuz iki yıldır sarhoştum. Tam otuz iki yıl. Sızmadan sızmaya uyandığım otuz iki defa on iki ay. Şimdi düşünüyorum da, kaybettiğim dengelerle bir Çin sirki kurulur, düşürüp kırdıklarımla camdan bir saray inşa edilirdi. Geceleri döktüğüm terle Taklamakan çölünde göller açar, sabah susuzluğumla aynı göller kuruyup giderdi. Ettiğim küfürlerle koca bir neslin terbiyesini bozar, attığım yumruklarla dünyanın bütün halılarının tozunu alırdım. Ağlattığım kadınlarla hamamlar dolar, söylediğim yalanlarla yeni dinler kurulurdu. Unuttuklarımla yüz hafıza silinir, düşüp kalkmalarımla bin diz çürürdü. Bu otuz iki yıl boyunca yaktığım bütün canlarla cennet taşar ve elbet cehennem daralırdı.

Otuz iki yıl, her gün, hiç usanmadan, yorulmadan, vazgeçmeden, boyumdan ve ağırlığımdan büyük, geçmişten ve gelecekten fazla içtim. Tıpası çekilmiş bir küvet gibi doldurup boşalttım kendimi. Bir şişe ateş suyu için topraklarına ihanet eden Kızılderililerle akrabalığımı kanıtlayacak kadar, hatta Jack London kadar içtim. Ama ölmedim. Yaşamam gerektiği için değil. Sadece ölemediğim için...

Şimdiyse yürüyorum. Gayet ayık ve gayet kuru. Gayet topal ve gayet ciddi. Adım Gayya ve elli beş yaşındayım. Tekerleme gibi bir yaşta, kaldırımdan kaldırıma geçip kızıma gidiyorum. Hangi ara doğdu, hangi ara büyüdü, hangi aralardan geçip okumayı ne zaman söktü, bilmiyorum. Neye benzer, nasıl kokar, bir apandisti var mıdır, bilmiyorum. Kimi sevdi, kimi dövdü, solak mıdır, bilmiyorum. Yüzme bilir mi, gözü bozuk mu, o da içti mi, kaç yaşındadır, bilmiyorum. Tek bildiğim, ona gittiğim: Kızıma...

Adını Deniz koymuşlar. Ben orada değildim. Olsaydım da koyduğum adı hatırlamaz, sormaya utanır, sonra da utandığımı unuturdum. Birileri ona Deniz dedi, o da Deniz oldu. Birileri de bana bir zamanlar bir şeyler demişti ama ben Gayya oldum ve yürüyorum. Deniz'e gidiyorum. Üstüne üstüne. Baba olmaya...

Elimde bir adres, kolumda bir sızı, omzumda iki dövme, boynumda bir yara, yanağımda sakal, gözlerimde kara bebekler, yürüyorum. Bir kasabada kaç cadde olur? Kaç caddeden sonra orası bir kasaba olur? Kaç ağaç bir ormandır, kaç ölüm kıyamettir, onu da bilmiyorum ama sora sora arıyorum. "Deniz tarafına," diyorlar. "Oraya git. Sahil yolunda bu adres."

Bir dümenim olsa ancak o kadar kırarım deniz tarafına. Dalıp dalıp çıkıyorum sokaklara. Kemik dişli köpeklerin, evleri uçuşan perdelerin, kalbi delik ağaçların gölgelerine basa basa yürüyorum. Elimdeki adres kaderim olup karşıma dikilene kadar...

Tam da hayat denilen oltanın misinası bollaşıp, salya gibi dudağımın kenarından akacakken, sırtımı denize verip yutkunuyorum. Alnım da terli, sırtım da. Elimdeki kağıt bile ıslak. Adresin mürekkebi dağılmış, cadde adı parmak izim olmuş. O sırada denizden bir rüzgâr geliyor. Karşımdaki kapıya çarpıp yüzüme vuruyor. Yüzümden akıp gömleğimin yakasından içeri giriyor ve kamburumu çıkarıyor. Yaşlıyım. Kapıyı çalıyorum. Çalıp kaçacak yaşta.  Ama kaçmıyorum bu defa.

Bir kız açıyor. Bensiz hayatında zaman durmadıysa eğer, benim kızım değil. Boyu belime geliyor. Biraz bakıyor, biraz düşünüyor, sonra da başını çevirip bağırıyor: "Anne!" Deniz'in sesi kendinden önce geliyor: "Kimmiş?" Küçük kız soruyor: "Kimsin?" Bilsem söylerim, diyeceğim, canım içmek istiyor.

"Buyurun?"

Ve işte karşımda. Hayatımda ilk kez. Çöllü bir çocuk gibi bakıyorum Deniz'e.

"Baba?"

Gerisini anlattırmayın bana. Bir gece anlattım zaten, Emre diye bir adama. O size çizer hikâyenin devamını. Ressammış ne de olsa. "Olabilir," demiştim hatta. "Mümkündür... Ben de ayyaşım."

Mayıs 2013 - OT Dergi, Sayı 03